4 Mayıs 2017 Perşembe

Sivilcelerden Kurtulmak İçin Yapılması Gerekenler

Sivilce veya tıbbi adıyla akne, en sık görülen cilt rahatsızlıklarından biridir ve ergenlik çağında insanların hemen tümü hafif veya ağır şekliyle bu sorunu mutlaka yaşamıştır. Sivilcelenme, polikistik overi (PKO) olan kadınlarda nispeten sık görülen bir sorundur ve bu yazı bu durum hakkında temel bilgiler vermeyi amaçlamaktadır.



Sivilceler Nasıl Oluşur?

Sivilceler cildin yağ bezlerinin hastalığıdır. Yağ bezlerinin cilde açılan kanalları tıkandığında ortaya çıkar. Sivilceler en sık yüzde, alında, sırtta, göğüste ve omuzlarda oluşurlar. Estetik görünümün geçici olarak bozulmasına neden olabilecekleri gibi, şiddetli olan lezyonlar , iyileştiklerinde kalıcı izler de bırakabilirler.

Yağ bezleri normalde sebum adı verilen bir madde salgılarlar. Bu salgı bildiğimiz yağ özelliklerini taşır ve amacı cildi korumaktır. Yağ bezlerinin önemli kısmı vücutta kıl köklerinin (foliküllerin) içinde yer alırlar ve salgı bu kıl kökünün yüzeyine olur. Herhangi bir nedenle sebum (”yağ”), bu kıl kökünün bulunduğu bölgeden dışarı açılamadığında bu bölgede birikir ve sivilce ortaya çıkar.

Kıl kökü tıkandığında içeride biriken bu sebum ve kıl kökü yenilenmesiyle normalde dışarı atılması gereken ölü hücreler atılamadığından içeride birikirler ve bakteriler için çok uygun bir besiyeri oluştururlar. Başta Propionibacterium Acne adı verilen bakteri olmak üzere çeşitli bakteriler tıkanmış folikül içinde çoğalmaya başlarlar. Bakterilerin çoğalırken salgıladıkları maddeler bölgede ödem, kızarıklık ve ağrı gibi iltihabi belirtilere yol açarlar. Belli bir aşamadan sonra kıl kökü içindeki basınç çok artar ve sivilce içeriği patlayarak cilde boşalır


3 Mayıs 2017 Çarşamba

Pediatrik Triyaj Muayenesi


Pediatrik Triyaj Muayenesi


Kurum politikasına bağlı olarak triyaj muayenesi esas yakınma­yı öğrenme ve çocuğa bakmayı içeren basit bir muayene olabilir. İlk değerlendirme; hayati bulguların tespiti, antipiretik (ateş düşürücü) verme ve yanıkları sarma gibi bazı tedavi uygulamalarını kapsayabilir.

Hangi triyaj protokolü mevcut olursa olsun, en önemli aşama gözlem ve öyküyü içeren acil bir değerlendirme durumunun yapılmasıdır. Triyaj alanında sadece birincil (primer) değerlendirme yapılma­sına karşın, ikincil (sekonder) değerlendirme de bu tartışma kapsa­mına alınmıştır.

Pediatrik Triyaj Muayenesinde Öykü ve Gözlem


Triyajda iki numaralı kuralı hatırlayacak olursak, öykü pediatrik triyajın önemli bir parçasıdır. Küçük çocuklarda öykü genel olabilir ve ailenin bunu anlatma yeteneği ile sınırlıdır. “Ayrıntılı” ipuçları (alerjiler, ilaçla tedaviler, geçmiş tıbbi anemnez, son yemek, kazanın etrafındaki olaylar) öyküyü tam almada faydalı olmaktadır.

Geçmiş Tıb­bi Öykü


Eğer, çocuk önceden değerlendirmeyi etkileyecek bir du­rumla karşılaşmışsa önemlidir (doğumsal kalp hastalığı veya kro­nik solunum sorunu). Aileye “Genellikle çocuğunuz nasıldır?” ve “Onun durumu size normal geliyor mu? gibi sorular sorularak çocuk hakkında ilgi alınır.

Gözlem değişkenlerinin (neşelilik, göz teması, çevreye dikkat gi­bi) ciddi hastalığı tahmin etmede öyküden daha önemli olduğu gös­terilmektedir. Triyajı yapan kişi çocuk hakkında bilgileri alırken aynı zaman da değerlendirmeyi de yapabilir. Çocuğun kendi­sini rahat hissetmesi için gözlem muayeneden farklı bir olgu olarak da yapılabilir ve AB çalışanlarının daha fazla zamanını alabilir.

Hasta çocuğu belirlemeye yardımcı olmak için gözlem ölçekleri ve puanlama sistemi geliştirilmiştir. Bu puanlama sistemi geneldir ve herhangi bir organ sistemi için geçerli değildir.

Pediatrik Primer Tanılama


Birincil tanılama ABC’lerin değerlendirmesini ve nörolojik duru­mu kapsamaktadır. Acilliği belirlemek için triyaj’da yapılan değerlendirmenin sadece bir bölümünü oluşturabilir.

Solunum Tanılaması


Üç numaralı kural burada geçerlidir. Solunum sıkıntısı olan ço­cuk dikkatli gözlemlenmelidir. Triyaj hemşiresi  listelenen gözlem değişkenlerini ve solunum sıkıntısının derecesini belirleye­bilmek için klinik bulgu ve belirtileri kullanabilir. Solunum yakın­ması ile AB’e gelen ama oraya buraya koşan ve durumu iyi gözü­ken bir çocuk büyük olasılıkla solunum sıkıntısı içerisinde değildir. Oysa, huzursuz, solgun bir çocuk ciddi şekilde rahatsız olabilir.

Solunum sıkıntısının belirti ve bulguları aşağıdakileri içerir:

  • İnterkostal çekilmeler;
  • Burun yanması ve burun kanadı solunum (accessory) kasların kullanımı;
  • Takipne;
  • Normal olmayan solunum sesleri: Wheezing ve horultu ise alt solu­num yolu, öksürük veya stridor ise genellikle üst solunum yolu obstriksiyonunun göstergesidir.
  • Disfaji ve ağızdan soluma genellikle üst solunum yolu obstriksi­yonunun belirtisidir.

Ayrıca;

  • Bradikardi;
  • Huzursuzluk veya bilinç düzeyinde azalma;
  • Soluk deri veya siyanoz (siyanoz ciddi hipoksi’yi (oksijen yetersizliği) gösteren son bulgudur);
  • Baş sallama (her nefesde başın aşağı yukarı hareketi);
  • Çocuğun belirli bir pozisyonda kalmak istemesi;
  • Hipoventilasyon veya apne.

Genellikle çocuk muayene sırasında anne veya babasının kuca­ğında kalabilir. Çocuğun üst giysileri göğüs hareketlerini gözlemle­yebilmek ve solunum sesini duyabilmek için açılır. Oksijen doygunluk düzeyi sorunun derecesini belirlemede yardımcı olur ve eğer nabız ölçer (oksimetre) var ise triyaj sırasında ölçmek kolaydır.

Solunum sıkıntısı içerisindeki çocuk acil triyaj ve girişimi gerek­tirir. Solunum sorununun tanısı öyküye, klinik belirti ve bulgulara dayanır.

Solunum sıkıntısında tedavi; tanı ve oksijen uygulaması ile yapılır. Oksijen kanülü, maske veya “blowby” (ailenin oksijen kanülünü bebeğin ağzı ve burun delikleri önünde tuttuğu, ok­sijenin üfleyerek verildiği teknik) tekniği aracılığı ile uygulanabilir.

Solunum sıkıntısı olan çocuk için diğer girişimler aşağıdakileri içerir:

  1. Çocuğun rahat bir pozisyonda kalmasına izin vermek;
  2. Ailenin çocukla beraber kalmasına izin ve çocuğu sabit durmasını sağlamak;
  3. Hekimin çocuğu mümkün olduğu kadar erken görmesini sağlamak;
  4. Artan sıkıntı belirtilerini gözlemek.

Ciddi solunum sıkıntısı olan çocuğun bronkodilatasyon ve entü-basyon içeren diğer uygulamalara ihtiyacı da olabilir.

Kardiyovasküler Tanılama


Çocuklarda kardiyovasküler değerlendirmenin amacı, şoku veya şokla sonuçlanabilecek durumları tanımak ve kardiyovas­küler hasarlara engel olmak için yapılan girişimlerdir. Hasta­lık ya da yaralanmanın öyküsünü belirti ve bulgularını iyi değerlendirmek önemlidir. Ayrıca aşağıdaki unsurları gözlemlemek de önemlidir:

1. Çocuğun rengi: Beniz sarılığı; düşük kardiyak output’un neden olduğu azalmış perrüzyonu gösterir.
2. Kapiller doluluk: Kapiller doluluk, tırnak yatağına veya alına basınç uygulayarak ölçülebilir. İki saniyede olması gereken dolaşım dönüşü izlenir. Beş saniye­lik ya da daha fazla olan gecikme anormaldir.
3. Bilinç düzeyi: Beyine giden azalmış perfüzyon letarji ve bilinç bulanıklığına sebep olabilir.
Triyaj hemşiresi aşağıdaki durumları değerlendirmelidir:

a) Deri turgoru: Mukoz membranın nemliliği kontrol edilir.

b) Önjbntanel (Anteriorfontanel): Kabarık fontanel intrakraniyal basınç artışını gösterebilir. Oysa çökük fontanel sıvı eksikliği göstergesidir.

c) Periferal nabız oranı: Ekstremitelere giden azalmış perfüzyon zayıf periferal nabızla sonuçlanır.

d) Yaşam bulguları: Vücut ısısı, nabız oranı, solunum oranı ve kan basıncıdır.

Yaşam bulgularının ölçülerek kayıtlara geçirilmesi gerekir. Erken şokta olan çocuklar kompansasyon yete­neklerinden dolayı normal kan basıncı değerleri verebilir. Kan ba­sıncında düşme acil girişimi gerektiren ciddi bir işarettir. Kan basın­cı azalmadan önce çocuk büyük miktarlarda kan kaybedebilir. Yaşa göre ortalama kan basıncı değerlerini vermesi  gerekir. Kan basın­cı aşağıdaki formül kullanılarak da tahmin edilir.

Sistolik basınç = 80 + (Yaş(yıl) x 2)

Taşikardinin çocukta ilk şok belirtisi olmasına karşın değer­lendirilmesi genellikle zordur. Çünkü, taşikardi aynı zamanda ateş veya korku ile bağlantılıdır. Kalp çarpıntısı, halsiz bir ço­cukta erken şok belirtisi olabilir. Kompanse etmek için, kardiyak outputun azalmasıyla kalp atım hızı artacaktır. Yenidoğan dolaşan kan hacmi yaklaşık 90 ml/kg’dır; bebek,yaklaşık 80 ml/kg; bi­raz büyük çocuklar 70 ml/kg; bir yetişkin 65-70 ml/kg kan hac­mine sahiptir. Çocuklar fark edilmeyen kanamadan dolayı yetiş­kinlerden daha hızlı hipovolemik şoka girebilirler. Ayrıca, hüc­reler arası sıvı içerisinde bulunan toplam vücut suyunun oranın­daki fazlalıktan dolayı, sıvı alımında azalma, sıvı kaybında artma olan bir çocuk kusma ve ishal nedeniyle çok hızlı dehidrate olabilir.

Şokun tedavisinde hedefler; erken tanı, havayolunu açık tutma ve damar yolundan sıvı vererek kan dolaşımını destekle­mektir. Erken tanıma triyaj hemşiresinin sorumluluğunda olup, sonucu etkileyen önemli bir faktördür. Şok tedavisi birinci bölümün şok konusu içerisinde ayrıntılı olarak ele alınmıştır.

Nörolojik Tanılama


Bir çocuğun nörolojik durumunu değerlendirmek için, birçok öl­çek mevcuttur. Glasgovv koma ölçeği yaygın olarak kullanılan yöntemdir ve üçüncü bölümde tartışılmıştır.

Triyajda, nörolojik muayenenin iki önemli parçası öykü ve ço­cuğun bilinç düzeyinin değerlendirilmesidir. USAV (Uyanık, sözlü uyaranlara yanıt, ağrılı uyaranlara yanıt, yanıt vermiyor) hatırlatı­cı ip uçları değerlendirmede ve bilinç düzeyini belirlemede, özellikle henüz konuşamayan çocuklarda bu yöntem kullanılabilir.

Öyküyü ve bilinç düzeyini değerlendirme, çocuğun durumunu acil olarak sınıflandırma için yeterli olabilir. Herhangi bir çocukta bilinç düzeyinde değişiklik acil bir durum olarak düşünülür.

Yaygın kullanılan ip ucu, AEİAÜ TEPN hatırlatıcı ip uçlarıdır. Değişmiş bilinç düzeyi sebepleri göz önünde bulundurulduğu za­man faydalı olur.

Bilinç düzeyindeki değişiklik ile AB’e gelen çocuğun tedavisi ha­va yolu, solunum, dolaşım ve hastalık ya da yaralanmanın tanılan­masını kapsar.

Merkezi sinir sistemi hasarını önlemek için, çocuk kafa içi basınç artışı yönünden değerlendirilmelidir. Toksinler veya elektrolit den­gesizliğinin varlığını ortaya koymak için, laboratuvar incelemesi gerekebilmektedir.

Pediatrik İkincil Tanılama


İkincil tanılama, yaşam bulgularının elde edilmesi ve çocuğun baştan aşağı kontrol edilmesini içerir. Triyaj sırasında ikinci tanı­lama, esas şikayet bölgesinin değerlendirilmesi ile sınırlıdır. Muaye­nenin geri kalan kısmı, hasta tedavi odasına götürüldüğü vakitte yapılır.  Çocuğun ikincil değerlendirmesini yaparken hatırlanması gereken durum­lar aşağıda sıralanmıştır.

  1. Yaralanma üzerine düşünceyi yoğunlaştırmak gerekir.
  2. Ailenin endişelerine kulak verilir. Şüpheli durumlar­da çocuk istismarı konusu da değerlendirilmelidir.
  3. Rapor etmede sorumluluklar unutulmamalıdır.
  4. Bulgular diğer personele aktarılmalıdır ve değerlendirme belgelenmelidir. Anne-baba triyaj yapan ekip üyesine bilgileri sunar ve daha sonra tekrar belirtmek zorunluluğunda olma­dığını düşünür.
  5. Zamanı iyi değerlendirerek tüm çocuklar üzerinde değerlendirme yapılır. Çocuklarla ilgili değerlendirme, yeteneklerin gelişmesine yardımcı olacaktır.

Yaşam Bulguları


Bütün triyaj sistemleri, vücut ısısı, nabız, solunum, kan basın­cı ve tartı dahil ilk değerlendirmede yaşam bulgularını elde etme­yi içerir. Vücut tartısı “beşinci yaşam bulgusu” olarak düşünülebi­lir ve tüm ilaç tedavileri, çocuğun tartısı üzerine temellendiği için gereklidir.

Jinekoloji - Amniyosentez ve Gebelik


Amniyosentez ve Gebelik


Amniyosentez nedir?


Bebeğiniz tüm hamileliğiniz süresince amniyon kesesi adı verilen bir kese içinde gelişir ve daha sonra doğuma kadar bu kese bebeğinize eşlik eder. Bu kesenin içi amniyon sıvısı adı verilen bir sıvı ile doludur. Amniyon sıvısı statik bir sıvı olmayıp, sürekli emilim ve yapım halinde bulunur. Sıvının ana kaynağı bebeğin akciğerleri ve boşaltım sistemidir. Bu sıvı aynı zamanda bebekten dökülen hücreleri de içerir. Bu hücreler bebeğinizin tüm hücreleri ile aynı genetik yapıya sahip olduklarından incelenmeleri bebeğinizin genetik durumunu gösterir.

Amniyosentez Neden Yapılır?


Amniyosentez bebeğinizin içinde yüzdüğü amniyon sıvısından ince bir iğne yardımıyla örnek alınması işlemidir. En sık uygulanan anne karnında tanı yöntemlerinden birisidir. İlk kez 1882 yılında fazla olan amniyon sıvısının miktarını azaltmak için bu işlem uygulanmıştır. Daha sonraları ise kan uyuşmazlığı olan çiftlerde, bebeğin etkilenme derecesini saptamak için ya da erken doğum durumlarına karşı bebeğin akciğer olgunlaşmasının yeterli olup olmadığını değerlendirmek amacıyla kullanım alanı bulmuştur. Günümüzde ise, başta bebekteki bazı doğum defektlerini ve genetik bozuklukları saptamak olmak üzere pek çok sebepten gebeliğin ikinci trimester’ında uygulanan bir testtir. Tıp alanında ve gebelik takibinde pek çok modern gelişme olmasına rağmen, amniyosentez hala daha en yeterli bilgiyi sağlayan altın değerinde bir testtir.

Amniyosentezin en sık uygulanan prenatal test olduğunu belirtmiştik. Koriyonik villus örneklemesi (CVS) gibi diğer bazı testler ise, doğumsal anomalilerin pek çoğunu saptamakla birlikte, amniyosentez kadar etkili değillerdir. CVS gebeliğin daha erken döneminde yapılmakla birlikte amniyosenteze göre daha yüksek oranda düşük ve başka komplikasyon riskleri taşır. Bazı araştırmalar CVS sonrası çok düşük oranda el ve ayak parmaklarında doğum anomalilerine rastlanabildiğini ileri sürmektedirler.

Bebeklerin bir kısmı çeşitli anomaliler ile doğarlar. Bunlardan bazıları hayati fonksiyonlar ile bağdaşmazken, bazıları hayati olmamakla birlikte bireyin ve çevresinin hayat kalitesini olumsuz yönde etkileyebilir. Bu gruba en dikkate değer örnek, down sedromudur.

Amniyosentez ve diğer tüm prenatal testlerindeki (anne karnında teşhise yönelik testler) amaç, genetik hastalıklar başta olmak üzere, tedavisi olanaksız hastalıkları ve anomalileri mümkün olduğunca erken dönemde saptamak, anne-baba adaylarına hastalık ve bebeğin dünyaya geldikten sonraki olası durumu hakkında bilgi vermek ve yine onların kararı ve onayıyla mümkün olduğunca erken dönemde gebeliğin sonlandırılmasını sağlamaktır. Bazı anne baba adayları Down sendromu gibi yaşam ile bağdaşan anomalilerin varlığında hamileliği devam ettirme yönünde karar verebilirler. Bu durum  çiftlerin seçimi olup, yasal ya da vicdani hiçbir zorlama mevcut değildir. Benzer şekilde, amniyosentez yapılıp yapılmamasını  da yine yalnızca çifteler kararlaştırabilirler. Doktorunuz sizi amniyosenteze zorlamaz, sadece size öneri olarak sunabilir.

Amniyosentez kimlere önerilir?


Amniyosentez hem invazif bir girişim olduğu için, hem de az da olsa düşük riski taşıdığı için rutin olarak her hamile kadına önerilmez. Kromozomal ya da genetik doğum defekti ya da bazı malformasyonlar açısından yüksek risk altında olduğu saptanan kadınlarda önerilen bir testtir. Genel olarak amniyosentez önerilmesi gereken durumlar şunlarıdır:

İleri anne yaşı: Down sendromu başta olmak üzere bazı genetik hastalıkların görülme riski kadının yaşı ile paralel olarak artış göstermektedir. Eğer anne adayının yaşı beklenen doğum tarihinde 35 ya da daha fazla olacak ise amniyosentez yapılması önerilir. En sık amnyosentez, ileri yaş annelere önerilmektedir.

Pozitif öykü: Daha önceki bir hamilelik, genetik bir sorun nedeni ile sonlandırıldıysa ya da nöral tüp defekti, spina bifida gibi doğum defektli bir bebek öyküsü varsa, sonraki hamileliklerde amniyosentez önerilir.

Bilinen genetik hastalık varlığı: Anne ya da baba adayında, ya da yakın akrabalarında bilinen genetik bir hastalık varsa, amniyosentez önerilir. Bazı metabolik hastalıklar kalıtsal geçiş gösterir. Anne ya da babada hastalık olmamasına karşın bunlar taşıyıcı olabilirler ve sorunu bebeklerine aktarabililirler. Her iki ebeveynden de hastalıklı gen geldiğinde, bebekte hastalık oranı yükselir. Bu gibi duruların araştırılmasında amniyosentez yararlı olabilir. Akdeniz anemisi gibi hastalıklar ise, bazı bölgelerde çok sık görülür. Bu gibi durumların varlığında da amniyosentez bebeğin hastalık taşıyıp taşımadığını anlamak için yararlı olabilir. Bir diğer konu da akraba evlilikleridir. Akraba evliliklerinde, çiftin her ikisinin de taşıyıcı olma olasılıkları normal topluma göre daha yüksek olduğundan, bekte hastalık görülme riski yüksektir ve bu sebeple amniyosentez önerilebilir. Bu grup hastalarda amniyosentez şart değildir. Şart olan hamilelik öncesi ya da erken dönemde genetik danışmanlıktır. Genetik uzmanı sizden ve eşinizden detaylı bir öykü alarak risk oranınızı belirler ve amniyosenteze gerek olup olmadığına karar verir.

Pozitif tarama testi: Günümüzde genetik hastalıklar ve anomaliler açısından, yüksek risk taşıyan hamilelikleri saptamak amacıyla bazı testler, her hamile kadında rutin olarak uygulanmaktadır. Bu testlerden en sık kullanılanı üçlü tarama testidir. Tarama testleri adından da anlaşılabileceği gibi anomali varlığını belirtmez sadece yüksek risk altındaki kişileri işaret eder. Bu testlerin pozitifi çıkması durumunda kesin tanıya ulaşmak amacıyla amniyosentez önerilir.

Ultrasonografide anomali saptanması: Hamilelik takibi sırasında yapılan rutin ultrason incelemelerinde anomali saptandığında, anomali ile birlikte görülebilecek genetik bozukluk riskine göre amniyosentez önerilebilir.

Akciğer gelişiminin değerlendirilmesi: Erken doğum riski olan, ya da hamileliğin devamının anne ya da bebek açısından risk oluşturduğu durumlarda aminyon sıvısından örnek alınarak lesitin/sfingomiyelin gibi bazı maddelere bakılarak akciğer olgunlaşmasının tamamlanıp tamamlanmadığında karar verilebilir. Yenidoğan yoğun bakım şartları günümüzde çok iyi düzeye gelmiştir. Ülkemizde de iyi merkezlerde 24-25 haftalık bebekler yaşatılabilmektedir. Bu nedenle akciğer gelişimini değerlendirebilmek için, amniyosentez uygulaması artık eskisi kadar popüler değildir.

Polihdramniyos: Amniyon sıvısının normalden fazla olması durumunda, anne adayını rahatlatmak amacıyla amniyosentez yapılarak, bir miktar amniyon sıvının alınması durumu gerekebilir.

Amniyosentez Ne Zaman Yapılır?


Bebeğin amniyon sıvısından örnek almak için en uygun zaman, son mens tarihinden itibaren hamileliğin 16-18. haftaları arsıdır. Sonuçlar genelde 1-2 hafta içinde bazan daha geç çıktığından bu haftalarda yapılması idealdir. Son zamanlarda erken amniyosentez (15. haftdan önce) uygulansa da hem laboratuvar şartları, hem de işlemden kaynaklanan risklerin yüksekliği nedeniyle pek tercih edilmemektedir. Bu uygulama henüz deneysel aşamadadır.

Amniyosentez Nasıl Yapılır?


Amniyosentez işlemi esnasında çok ince bir iğne ile bebeğin içinde yüzdüğü amniyon kesesine girilir ve sıvı çekilir. İşlemden önce detaylı bir ultrason incelemesi yapılarak bebeğin durumu ve pozisyonu değerlendirilir. Daha sonra, amniyosentez için uygun bir alana karar verilerek, hazırlıklara başlanır. İşlem sırasında iğnenin bebeğin plasentasından geçmeyeceği bebekten uzakta bir bir alan bulmak önemlidir.

İşlemden önce hamile kadın ultrason masasında sırtüstü uzanır. İğnenin girileceği alan antiseptik solüsyonlar ile temizlendikten sonra karın steril örtü ile örtülür. Bir doktor ultrason ile işlemi gerçekleştirecek olan doktora rehberlik eder. İşlem tek kişi ile yapılacak ise, özel tasarlanmış ultrson guide’ları kullanılmalıdır. İşlemi yapacak olan kişi ultrason görüntüsü altında iğneyi karın üzerinden yerleştirir ve önce karın katlarını daha sonra rahim kasını geçerek amniyon kesesine girer. İğnenin ucunu ultrasonda gördükten sonra arkasına bir enjektör takarak yaklaşık 20 mililitre sıvı alır. Bu aşamada bebeğin tüm amniyon sıvısının miktarı yaklaşık 200-300 mililitredir. Alınan sıvının kanlı olmaması gerekir. Yeterli miktarda sıvı alındıktan sonra, iğne tek bir hamlede çıkarılır ve işlem tamamlanmış olur. Alınan sıvıyı bebek 1-2 saat içinde yeniden üretir.

Daha sonra ultrasonografi ile bebek ve kalp atımları yeniden değerlendirilir. Hasta 10-15 dakika dinlendirildikten sonra evine gönderilebilir. Alınan sıvı oda sıcaklığında muhafaza edilerek laboratuvara gönderilir. Tüm işlem 1-2 dakika kadar sürer.

Alınan Sıvıda Ne Gibi İşlemler Yapılır?


Amniyon sıvısı bebeğe ait canlı hücreler içerir. Bu hücrelerin kaynağı bebeğin solunum , sindirim, boşaltım sistemi ve cildinden dökülen hücrelerdir. Alınan sıvı laboratuvarda ayrıştırıldıktan sonra hücreler kültür ortamında çoğaltılır ve elde edilen hücrelerde genetik inceleme yapılır. Eğer amniyosentez bebeğin akciğer gelişimini değerlendirmek amacıyla yapılıyor ise laboratuvara gönderilmez. Değerlendirme aynı anda yapılabilr.

Sonuçlar ne zaman alınır?


Amniyosentez sonuçları iki aşamalı olarak değerlendirilebilir. İlk planda florasan teknik ile (FISH) hücrelerin genetik yapısı incelenir. FISH 2-3 gün içinde sonuçlanır. Fakat, her zaman kesin sonuç vermeyebilir. Kesin sonuç için hücre kültürlerinin beklenmesi gerekir. Bu genelde 1-3 haftarasında zaman alır. FISH yöntemi her yerde uygulanamayan sadece belirli laboratuvarlarda uygulanabilinen güncel bir yöntemdir.

Amniyosentez güvenli midir?


Her yıl dünyada milyonlarca hamilenin amniyosentezi yapılmaktadır ve bu anne adaylarıın hepsinin zinhini kurcalayan temel soru budur. Ultrasonun yaygın olmadığı dönemlerde işlem körlemesine yapıldığından riskler daha yüksekti. 1976 yılında geniş kapsamlı bir araştıma sonucu Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüleri, gebeliğin ikinci trimesterında yapılan amniyosentezin güvenli olduğu yönünde görüş bildirmiştir. Ancak tüm invazif girişimlerde olduğu gibi amniyosentezde de bazı riskler vardır.

Amniyosentezin Riskleri Nelerdir?


Düşük: Amniyosentez önerilen çiftleri en fazla endişelendiren konu olmakla birlikte, amniyosenteze bağlı düşük riski son derece azdır. Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezinin verilerine göre, amniyosenteze bağlı düşük riski 200-400 işlemde 1′dir. İşlemi yapan kişinin tecrübesi ile düşük riski arasında ilişki olduğu düşünülmektedir. Düşük riski erken amniyosentezde daha fazladır. 1998 yılında Kanada’da yapılan bir araştırmada erken amniyosentez sonrası düşük riski %2.6 olarak bulunmuştur. Bu oran, ikinci trimestarda yapılan amniyosentezlerde %0.8′dir. Günümüzde kabul edilen görüş amniyosentezin düşük riskini sadece %1 oranında arttırdığıdır (%1 düşük riski taşır demek değildir).

Enfeksiyon: Amniyosentez sonrası enfeksiyon görülme riski 1000′de birden daha azdır. Steril şartların sağlandığı durumlarda son derece nadir olarak görülür.

Su gelmesi: Yaklaşık %1 olguda vajinadan az miktarda sıvı gelebilir. Sıvı kaçağının yeri iğnenin giriş deliğidir. Amniyon zarı 1-2 gün içinde kendini onarır ve sıvı kaçağı kaybolur.

Su kesesinin açılması: Çok nadir karşılaşılır. Bu durumda gebeliğin sonlandırılası gerekir.

Plasenta veya kordonun zedelenmesi: Nadir görülen bir komplikasyondur.

Erken doğum eylemi: Nadir görülen bir komplikasyondur.

İşlemin başarısız olması: Uygun bir giriş alanı bulunamadığında ya da amniyon zarı rahim duvarından ayrılıp içeri doğru bombeleştiğinde iğnenin kese içine girmesi mümkün olmayabilir. Bu gibi bir durumda, işlem birkaç gün sonra tekrarlanır.

Bebeğin zarar görmesi: İşlem ultrason altında yapıldığından, son derece nadir olarak karşılaşılır. En sık olabilecek olan problem iğne batmasıdır. Bu durum bebekte kalıcı bir zarar yaratmaz.

İşlemin tekrarlanması: Alınan sıvı miktar olarak yetersiz ise, ya da çok kanlı ise birkaç hafta sonra işlemin tekrarlanması gerekebilir. Bazı durumlarda tek bir girişte kese içine ulaşılamaz. Birden fazla giriş yapıldığında tüm riskler artar.

İşlem için herhangi bir ön hazırlık gerekir mi?


Hayır. Amniyosentez öncesinde herhangi bir hazırlık yapmanız gerekmez. Bazı durumlarda mesanenizin dolu olması işlemi kolaylaştırabileceğinden doktorunuz su içmenizi önerebilir.

İşlem sırasında acı olur mu?


Hayır, amniyosentez genelde ağrısız bir işlemdir. Ancak iğne rahim kasına girerken ve çıkarken adet sancısı tarzında kramplar olabilir. Bundan daha fazla bir rahatsızlık sık karşılaşılan bir durum değildir.Bu nedenle lokal aneztezi uygulanmaz.

İşlem sonrası nelere dikkat etmek gerekir?


Amniyosentez sonrası yatak istirahati ya da aktivite kısıtlaması gerekli değildir. 24 saat süre ile ağır fiziksel aktiviteden kaçınılması, 15 dakikadan daha uzun ayakta durulmaması önerilir.

Eğer kan grubunuz Rh (-), eşiniz de Rh(+) ise işlem sonrasında koruyucu iğne yapılması gerekir.

Çoğul gebeliklerde amniyosentez yapılabilir mi?


Evet. Çoğul gebelikler amniyosentez için kontraendikasyon oluşturmazlar. Eğer mümkün ise, tek bir iğne girişi ile tüm bebeklerden ayrı ayrı sıvı almak idealdir. Bir bebeğin kesesine girilip sıvı alındıktan sonra, kese içine indigokarmen adı verilen renkli bir sıvı verilir. Bu sıvının bebeğe herhangi bir zararı yoktur. Amaç sıvı alınan bebeği belirlemektir. Daha sonra ultrason eşliğinde diğer bebeğin kesesine girildiğinde eğer renkli sıvı gelir ise yanlış kesede olunduğu belli olur ve bu sayede aynı bebekten iki defa sıvı alınmasının önüne geçilebilir. Tek bir kese içinde bulunan monoamniyotik ikizlerde ise böyle bir şans yoktur.

Normal olarak bulunan bir sonuç bebeğin sağlıklı olacağını garanti eder mi?


Yüksek risk saptanan anne adaylarının %95′inde prenatal testlerin sonucu normal olarak bulunur. Fakat hiçbir perinatal test sağlklı bir bebek için %100 garanti veremez. Çünkü, bazı anomaliler doğumdan önce hiçbir şekilde saptanamaz. Bebeklerin %3-4′ü anomalili olarak doğarlar. Amniyosentezin kromozomal anomalileri saptamadaki başarısı %99.4 ile %100 arasında değişir.

Amniyosentez ile saptanan anomaliler tedavi edilebilir mi?


Günümüzde bir çok defekt doğum öncesi saptanabilmekte ancak çok azı tedavi edilebilmektedir. Down sendromu gibi genetik hastalıkların tedavisi mümkün olmayan, fakat, günümüzde artık barışık bir şekilde yaşanan konular arasındadır.

Amniyosentez sonrası doktorunuzu aramanız gereken acil durumlar:

  • Kasılmalarınız ya da şiddetli kramplarınız olursa;
  • Vajinal kanamanız olursa;
  • Vajinal sıvı kaçağı fazla miktarda olur ya da 1-2 günden uzun sürerse;
  • Ateşiniz 37.5 derecenin üzerine çıkarsa;
  • Kötü kokulu bir akıntınız olursa zaman kaybetmeden doktorunuzu aramalısınız.

Bebeğin Eşinin (Plasentanın) Erken Ayrılması


Plasentanın Ayrılması Nedir?


Abrubtio Placenta hamileliğin ender görülen, ancak hem anne, hem de bebek hayatını tehlikeye atabilen çok ciddi bir komplikasyonudur. Tanım olarak plasentanın doğumdan önce rahim duvarından ayrılmasıdır. Gebeliğin son dönemlerinde bebek ölümlerinin en önemli ve en çok görülen nedenidir. Dekolman olarak da tanımlanan abrubtio plasentaya bağlı anne ölümleri, modern takip yaklaşımları sayesinde günümüzde %1′in de altına düşmüştür.

Plasentanın Ayrılması


Plasenta gerek yapı, gerekse işlev açısından kendine özgü ve başka örneği olmayan bir organdır. Bebeğin rahim içindeki yaşamını sürdürebilmesi, plasentanın sağlıklı olmasına ve görevlerini yerine getirebilmesine  bağlıdır.

Plasenta, normalde bebeğin doğumunu takiben görevini tamamlayarak, yerleşmiş olduğu yerden ayrılır ve vücut dışına atılır. Bu doğumun üçüncü evresi olarak adlandırılır. Plasentanın atılmasını takiben, rahim kasları kasılarak açık olan kan damarlarının kapanmasını ve kanamanın durmasını sağlarlar. Hamileliğin 20. haftasından sonra, normal yerleşmiş olan bir plasentanın, bebeğin doğmasından önce yapışık olduğu yerden kısmen ya da tamamen ayrılması ise dekolman olarak adlandırılır.

Ne Sıklıkta Görülür?


Plasental dekolman, tüm gebeliklerin yaklaşık %1′inde görülen bir durumdur.

Abruptio Placenta'nın Sınıflaması


Dekolman ile birlikte görülen komplikasyonların şiddeti, ayrılmanın ve kanamanın miktarı ile doğrudan bağlantılıdır. Dekolmanın şiddetine ve türüne göre tanımlanarak sınıflandırılır.

Evrelerine Göre Sınıflandırma

Evre 0: Hastada herhangi bir bulgu yoktur. Tanı, doğumu takiben plasenta ayrıldıktan sonra, arkasında kan pıhtısı görülmesi ile konur.

Evre 1: Hastanın rahminde, hassasiyetle birlikte kanama vardır; ancak, ne annenin ne de bebeğin tehlikede olduğuna dair bir belirti yoktur.

Evre 2: Rahimde hassasiyet ve sürekli kasılma (tetani) vardır. Eşlik eden kanama olabilir ya da olmayabilir. Annede şok tablosu yoktur; ama, bebek sıkıntıdadır.

Evre 3: Uterusta şiddetli ve hiç gevşemeyen kasılmalar vardır. Kanamanın miktarı 1 litreden fazladır; anne adayı genellikle şok durumundadır. Bebek büyük olasılıkla kaybedilmiştir.

Kanamaya Göre Sınıflandırma

Belirgin vajinal kanama vardır. Hastadaki bulguların şiddeti, kanamanın miktarına bağlıdır. Rahimde tetani (kasılma) ve hassasiyet olabilir ya da olmayabilir.

Gizli kanama durumunda vajinal kanama yoktur. Plasentanın ayrılması sebebi ile oluşan kanama plasentanın arkasına hapsolduğu için, vajinadan dışarıya akamaz. Belirgin yakınma ve bulgu rahimde tetani ve hassasiyettir. Bebek ya kaybedilmiştir ya da monitörde ciddi sıkıntı içinde olduğu görülür.

Karışık durumda ise hem hassasiyet ve tetani, hem de belirgin kanama vardır.

Durumun Şiddetine Göre Sınıflama
Hafif, plasentanın 1/6’sından daha az bir kısmı ayrılmıştır. Kanama ya yoktur ya da 200 mililitrenin altınadır. Hafif bir uterus hassasiyeti olabilir; ancak, bebeğin sıkıntıda olduğuna dair bir belirtiye rastlanılmaz.

Orta plasentanın 1/6 sı ile 2/3′ünde ayrılma vardır. Koyu renkli kanama vardır; ancak, miktarı 1 litrenin altındadır. Uterusta hassasiyet ve tetani vardır. Bebekte plasental yetmezliğe bağlı sıkıntı belirtileri bulunur.

Şiddetli plasentanın 2/3′ünden daha fazlası ayrılmıştır ve sürekli bir uterin hassasiyet ile şiddetli ve hiç gevşemeyen kasılmalar mavcuttur. Kanama olabilir ya da olmayabilir. Eğer doğum gerçekleşmezse, bebeğin ölmesi kaçınılmazdır. Damar içi pıhtılaşma problemi ortaya çıkarsa (DIC), anne adayının da hayatı tehlikeye girer.

Hangi sınıflama olursa olsun kanama gizli olabilir. Plasenta kenarlardan değil de ortadan ayrıldığında, kan arka kısımda hapsolabilir ve dışarıya akmayacağı fark edilelemez. Buna plasenta arkasına kanama anlamına gelen retroplasental kanama ya da hematom adı verilir. Yaklaşık %20 olguda kanama gizli kalır.

Neden Olur?


Abrubtio Placenta'ya yol açan mekanizma bilinmemekle birlikte, plasentanın kendisini besleyen kan damarlarında yaşanan problemlerin bu duruma neden olduğu düşünülmektedir. Plasentanın kan desteği azalınca yerleştiği endometrium dokusunda nekroz (ölüm) olur. Daha sonra kan küçük kan damarları çatlar ve kanama başlar. Rahim dolu olduğu için, kanamayı kesmek üzere kasılamaz. Kanama daha da artar ve plasenta arkasında oluşan basınç ayrılmayı daha da arttırır. Ayrılma plasentanın kenarında olduğunda kan süzülerek vajinadan dışarı akar. Ortada olan ayrılmalarda ise, kan plasenta ve rahim arasında sıkışır. Yüksek basınç altıdaki kan amniyon zarını geçerek amniyon sıvısına karışabilir. Benzer şekilde rahim kas tabakası içinde de ilerleyebilir.

Gebeliğe ait endometrium dokusu yüksek oranda pıhtılaşma faktörleri içerdiğinden, kan hemen pıhtılaşır; ancak, daha sonra ortama gelen bazı maddelerin etksi ile pıhtı çözülür. Bu durum devam ettiğinde, birçeşit damar içi pıhtılaşma bozukluğu olan DIC tablosu ortaya çıkar ve anne kaybedilebilir.

Risk Faktörleri


Abruptio Placenta'nın nedeni bilinmemektedir. Fakat, bazı risk faktörleri tanımlanmıştır. Dekolmana yol açabileceği bilinen en önemli durum, yüksek tansiyondur. Gebelik zehirlenmesi olarak da bilinen preeklempsi varlığı dekolman açısından önemli bir risk faktörüdür. Şiddetli preeklempsi olgularının yaklaşık yarısında değişik derecelerde dekolman görülür.

Diğer risk faktörleri arasında:

  • 34 haftadan önce zarların açılması (özellikle amniyon sıvısının az olması durumunda);
  • Anne yaşının 35′in üzerinde olması;
  • Uterin anomaliler;
  • Myomlar;
  • Dolaşım sistemini etkileyebilen şeker hastalığı gibi sistematik hastalıklar;
  • Hamileliğin ileri dönemlerinde direkt karına olan travmalar;
  • Sigara;
  • Alkol;
  • Uyuşturucu madde (kokain vb.);
  • Çoğul gebelikler;
  • Amniyon sıvısının fazla olması;
  • Kordonun kısa olması;
  • Özellikle basit gibi görünen travmalar dekolmana sebep  olabilir ve dekolmanın evresi 24 saat içinde 1′den üçe uzanabilir.

Sigara damarlarda ani daralmaya sebep olarak plasentanın beslenmesini bozabilir ve dekolmana yol açabilir. Benzer şekilde haftada 14 ya da daha fazla bardak alkol alınması da dekolmana olan eğilimi arttırır.

Çoğul gebeliklerde ilk bebek doğup rahimde ani bir boşalma olduğunda, dekolmanın gerçekleşmesi ikinci bebeği hayati olarak zor duruma sokar.

Dekolmanın kimde ve ne zaman, hangi şiddette ortaya çıkacağı önceden kestirilemez. Bunu anlayabilecek hiçbir test yoktur.

Tekrarlama Riski


Daha önceki gebeliklerinde Abruptio Placenta olan hastaların takip eden gebeliklerinde durumun tekrar etme olasılığı %10-17 arasındadır. Daha önceki 2 hamileliğinde dekolman olan hastalarda ise, %20 olasılıkla durum tekrarlamaktadır.

Annenin Etkileri


Modern takip yaklaşımları sayesinde, dekolmana bağlı anne ölüm oranı %1′den daha aşağılara indirilmiştir. Dekolman doğum eylemi başlamadan da görülebileceği gibi düzenli rahim kasılmaları başladıktan sonra da ortaya çıkabilir.

Dekolmanın annedeki en önemli komplikasyonu kanamadır. Kanamaya bağlı şok sebebi ile ölüm meydana gelebilir. Kan transfüzyonu uygulamalarının eskiye göre daha kolay yapılabilmesi ve kan verilmesine bağlı komplikasyonların azalması sayesinde bu nedene bağlı ölüm oranlarında azalma sağlanmıştır. İhmal edilmiş olgularda, kanın pıhtılaşma sistemi bozulup, DIC tablosu ortaya çıktığında durum daha da ciddileşir. DIC varlığında yoğun kan ve kan ürünleri nakli gerekir. Kanama kontrol edilemez ise anne ve bebeğin kaybedilmesi kaçınılmazdır. Kanamanın şiddetine bağlı olarak hastada akut böbrek yetmezliği görülebilir. Böbrekler damarlarda dolaşan kan miktarındaki azalmaya aşırı hassas organlardır. Saatlik idrar çıkışının 30 mililitrenin altında olması böbrek hasarının bir göstergesidir.

Gizli kanama varlığında, rahim kas dokusu aşırı gerilerek yırtılabilir. Bu hem annenin, hem de bebeğin hayatını tehlikeye atabilecek bir komplikasyondur. Kanamaya bağlı olarak, annede doğum sonrası anemi görülebilir. Dekolmanı takiben doğum sonrası kan kaybı da normalden fazla olmaktadır. Couvelarie adı verilen tabloda uterus kas dokusunun içi dahi kanla doludur ve bu nedenle doğum sonrasında yeteri kadar kasılamaz. Bu da kanama miktarının artmasına sebep olur. Bu hastalarda doğum sonrası enfeksiyon riski de daha yüksektir.

Bebekteki Etkileri


Dekolmanın bebek üzerindeki etkileri plasentanın ayrılması, bebeğe gelen kan ve oksijen miktarının azalması, annede kanama nedeni ile kan hacminin azalması ve rahimin kasılma işlevinin azalmasına bağlıdır. Bu etkiler bebek ile anne arasındaki oksijen ve besin maddelerinin alışverişini bozar. Şiddetli kanamada, vücut kan akımını beyin ve kalp gibi hayati organlara yönlendirir. Rahim kadının hayatının devamı için gerekli bir organ olmadığından ulaşan kan miktarı azalır ve fetus tehlikeye girer.

Fetus açısından riskler oksijensiz kalması sebebi ile sıkıntıya girmesi ve kanama dursa bile rahim ile temas eden plasenta yüzey alanındaki azalma, bebeğin gereksinimlerini karşılamaya yetmez. En ileri aşamada ve müdahalede geç kalındığında bebek kaybedilebilir. Doğum sonrası bebekte sinir sistemini ilgilendiren bozukluklar ortaya çıkabilir. Bebeklerin bir kısmı erken doğuma bağlı prematürite nedeni ile kaybedilirler.

Belirtileri


Daha önce de belirtildiği gibi Abruptio Placenta'nın temel bulgusu ağrıdır. Klasik olarak, bıçak saplanır gibi çok keskin ve sürekli ağrı olur. Ağrı ile beraber kanama görülebilir. Ağrı hastaların yalnızca %50’sinde ortaya çıkar.

Tanı


Kanama olsun ya da olmasın gebeliğin son dönemlerinde ortaya çıkan ani ve şiddetli ağrı varlığında Abruptio Plasenta ilk önce akla gelmelidir.

Belirtilerin varlığında tanı muayene ile konur. Ultrason her zaman tanıya yardımcı değildir ve hastaların sadece %25′inde tanı koydurur. Muayenede rahimin, sürekli tahta gibi sert olması ve hiç gevşememesi tipiktir. Bu sert rahim dokunmaya karşı oldukça hassas ve ağrılıdır.

Tedavi


Dekolman varlığınıda yaklaşım ve tedavi olayın ve kanamanın şiddetine bağlıdır. Tek ve en etkli tedavi bebeğin doğurtulmasıdır. Kanamanın ve ayrılmanın az olduğu durumlarda eğer anne ve bebekte hayati tehlike işaretleri yoksa ve gebelik haftası küçükse beklenebilir.

Ortaya çıkan şok ve DIC gibi durumlar uygun şekilde tedavi edilir.

Ani başlayan şiddetli kanama varlığında, acil sezaryen gerekli olabilir. Bebeğin ölü olması ve kanamanın azalması durumunda ise, vajinal doğum denenmelidir.

Dekolman varlığında öncelikle anne adayının genel durumu değerlendirilir; nabız ve tansiyonuna bakılarak kanamanın miktarı tahmin edilmeye çalışılır. Daha sonra geniş ve birden fazla sayıda damar yolu açılarak, sıvı desteğine başlanır. Bu sırada kan bankası ile temas kurularak, uygun sayıda kan hazırlanması gereklidir. İdrar sondası takılarak saatlik idrar çıkışı kontrol edilir.

KAYNAKLAR

Abu-Heija A, al-Chalabi H, el-Iloubani N: Abruptio placentae: risk factors and perinatal outcome. J Obstet Gynaecol Res 1998 Apr; 24(2): 141-4
American College of Obstetricians and Gynecologists: Preterm Labor. Technical bulletin no. 206. Washington, DC: ACOG; June 1995.
Ananth CV, Smulian JC, Vintzileos AM: Incidence of placental abruption in relation to cigarette smoking and hypertensive disorders during pregnancy: a meta-analysis of observational studies. Obstet Gynecol 1999 Apr; 93(4): 622-8
Foley MR, Strong TH Jr, Foley MR, eds: Placental Abruption. In: Obstetric Intensive Care: A practical manual. 1st ed. Philadelphia, Pa: WB Saunders; 1997: 35-9.
Gabbe SG, Niebyl JR, Simpson JL, eds: Abruptio Placenta. In: Obstetrics – Normal and Problem Pregnancies. 3rd ed. New York, NY: Churchill Livingstone; 1996: 505-10.
Kramer MS, Usher RH, Pollack R: Etiologic determinants of abruptio placentae. Obstet Gynecol 1997 Feb; 89(2): 221-6
Misra DP, Ananth CV: Risk factor profiles of placental abruption in first and second pregnancies: heterogeneous etiologies. J Clin Epidemiol 1999 May; 52(5): 453-61
Rasmussen S, Irgens LM, Bergsjo P: The occurrence of placental abruption in Norway 1967-1991. Acta Obstet Gynecol Scand 1996 Mar; 75(3): 222-8[Medline].
Raymond EG, Mills JL: Placental abruption. Maternal risk factors and associated fetal conditions. Acta Obstet Gynecol Scand 1993 Nov; 72(8): 633-9[Medline].
Cunningham and MacDonald, et al. 1997. William’s Obstetrics 20th edition. Stamford, Connecticut: Appleton & Lange.
Gilbert E and Harmon J. 1993. High Risk Pregnancy and Delivery. Toronto: C.V. Mosby
Queenan J: editor. 3rd edition. Management of High-Risk Pregnancy. (1994). Boston: Blackwell.

Kronik Bronşit Tedavisi ve Amfizem Nedir


Kronik Bronşit Nedir? Kronik Bronşit Tedavisi ve Amfizem


Kronik bronşitte solunum yollarında oluşan iltihap, hücre infıltrasyonu, ödem obstrüksiyona ve hava akımının güçlüğüne neden olur. Öksürük ve balgam hastalığın başlıca belirtileridir. Kronik bronşit tanısı için öksürük ve balgamın, yılın en az üç ayında ve  periyodik olarak devam etmesi gerekir. Kronik bronşit, önemli bir hasta­lıktır ve iş kaybına sebep olan hastalıkların en başında yer alır. İnsidensi yaklaşık %5′dir. Amfızemde, akciğerlerde anatomik anormallikler gelişir; terminal bronşiyollere, distal hava boşluklarında anormal genişlemeler ve alveol duvarların­da harabiyet oluşur.

Kronik Bronşit Sebepleri


Etiyoloji

Sigara, enfeksiyon, hava kirliliği, meslek ve yaş kronik bronşit ve amfizem etiyolojisinde yer alan başlıca etkenlerdir. Sigara kronik bronşit ve amfızem etiyolojisinde en ön sırada yer alır. Yani, sigara içenlerde kronik bronşit 15-20 kat fazladır. Sigarayı bırakınca kronik bronşit insidensi ve mortalitesi azalır. Enfeksiyon özellikle ciddi çocukluk enfeksiyonlarının örneğin kızamık, boğmaca, pnömoni, virüs enfeksiyonlarının, tüberkülozun ve üst solunum yolları enfeksiyonlarının (diş iltihapları, gingivit, sinüzit) kronik bronşit etken olan olaylardır.

Hava Kirliliği ve Meslek

Hava kirliliği, kronik bronşitin fazla olmasının önemli bir nedenidir. Maden ocaklarında çalışanlarda, meslekleri gereği or­ganik ve inorganik toz inhale edenlerde, kronik bronşit insidensi daha fazladır. İklim değişiklikleri, özellikle fazla nemli (sis) ve soğuk havalar öksü­rük, balgam, hırıltı ve dispnenin artmasına ve kronik bronşitin alevlenmesine neden olur. Hastalığı ilerlemiş olanlar böyle havalarda evlerinden dışarı çıka­mazlar.

Patoloji, Amfizem, Akciğer Amfizemi

Kronik bronşitte yapışkan ve koyu bir mukus, bronş boşluğunu daraltır. Enfeksiyonla komplike vakalarda mukus pürülan olur. Mukoza ödemlidir. Epi­telyum ve bronş bezlerinde hiperlazi ve hipertrofı oluşur. Bu sebeple bronş be­ziyle bronş duvarı arasında oran artar. Bu oran (Reid indeksi) normalde 0.25′dir. Kronik bronşitte 0,36 ‘dan fazladır.

Amfızemde irreverzibl anatomik değişiklikler izlenir. Solunuma katkısı olmayan distal hava boşluklarında anormal genişlemeler, alveollerde hasar durumu vardır. Anatomik homojen bir bozukluk yoktur. Amfızemin başlıca türleri sentrilobüler ve panlobülerdir. Sentrilobüler amfızemde hava boşluklarında genişleme ve respiratuvar bronşiyollerin bulunduğu bölgede ve bun­ların çevresindeki kapilerlerde harabiyet vardır. Panlobüler amfızemde harap olmuş ve genişlemiş hava boşlukları ve bronşiyoller lobüllerin ortasında top­lanırlar. Özellikle hastalığın ileri dönemlerinde bu iki tür birlikte bulunur. Büllöz, fokal, alveoler-duktus, konjenital ve ünilateral (Swyer-James veya Macleod sendromu) amfızemler daha seyrek görülen türlerdir.

Kronik Bronşit Klinik Belirtiler ve Amfizem Hastalığı


Kronik bronşitin başlıca belirtileri öksürük, balgam ve dispnedir. Çoğu zaman belirli olmayan öksürük ve balgam giderek daha da belirgin olur ve hasta­lar eski hallerine dönemediklerini söylerler. Önceleri günün bazı saatlerinde olan öksürük günün diğer saatlerinde de periyodik olarak oluşur ve hastayı uykudan uyandırır. Kışın hemen herkesi yoklayan üst solunum yolları enfeksiyonları kronik bron­şit hastaları için önemli bir sorundur. İklim değişiklikleri, özellikle fazla nemli (sis) ve soğuk havalar hastalık belirtilerinin artmasına neden olur. Kronik bron­şit hemoptizi yapan hastalıkların başında gelir. Bu hastalarda yaklaşık %15 hemoptizi izlenir. Hemoptizi genellikle azdır, balgamın kanla boyanması şeklin­dedir. Kronik bronşitin ileri dönemlerinde hastalar zayıflarlar; başlıca sebepleri hipoksemi, infeksiyonlar, diyaframa fonksiyon bozukluğu ve diğer komplikasyonlardır. Bazı hastalarda tambur çomağı deformasyon (çomaklaşma) meydana gelir.

Amfizem genellikle sinsi başlar, yıllarca hastalık belirtileri sezilmez. Hastalık çok kez kronik bronşit ve asthma (astım) ile birlikte bulunur. Dispne, öksürük, balgam ve hırıltılı, bir solunum kronik obstrüktif akciğer hastalığının başlıca belirtileridir. Saf amfızemde başlıca sorun dispnedir. Genellikle 50 yaşlarından sonra başlar ve giderek ilerler. Dispne derecesi ve amfızemin ciddiliği arasında yakın bir ilişki vardır. Dispne önce eforla, sonraları basit günlük hareketlerde sezilir. Giderek ilerler ve hasta istirahatta dispneden, havasızlıkdan yakınır. Nefes darlığı soğuk, nemli havalarda daha belirgindir.

Kronik bronşit ve amfizem hastalarında respiratuvar enfeksiyonlara dayanıklılık azalmıştır.

Bazı amfizem vakalarında kronik bronşit belli olmamakla beraber, olmayadabilir. Bu hastalar büyük bir çaba ile ventilasyon yaparak, arter kan gazlarını normal dengede tutmaya çalışırlar. Renkleri normal veya polisitemi sebebiyle  normal­den daha pembedir. Bu hastalara “Pembe soluyan veya amfizem tipi (A tipi) ” adı verilir. Kronik bronşitin ön planda olduğu diğer bir amfizem türüne “Mavi soluyan veya bronşit tipi (B tipi) ” amfizem adı verilir. Bu hastalarda pnömoni değişiklikleri, fizyolojik sağ-sol şant dolaşım anormallikleri, hipoksemi (syanoz - mavi bir görünüm), pulmoner hipertansiyon ve kor pulmonale, A tipi amfızemden daha sıklıkla izlenir.

Amfızemin ileri dönemlerinde hastalar yorgunluk, halsizlik, iştahsızlık ve aşırı zayıflamadan şikayet ederler. Bu belirtiler az beslenme, hareket güçlüğü, sinsi enfeksiyonlar ve hipoksemiyle ilgilidir.

Kronik Bronşit Fizik Bulgular


Kronik bronşit hastalarında en önemli bulgu, özellikle ekspirasyonda sibilan ve ronflan railerin duyulmasıdır. Bu railer akciğer tabanlarında daha fazladır. Bazı hastalarda oskültasyonda solunum seslerinin azaldığı izlenir. Kronik bronşitin ileri dönemlerinde oluşan amfizem komplikasyonuyla ilgili belirtiler ve bulgular gelişebilir. Bu vakalarda toraksda (göğüste) fıçı şeklinde bir deformite, kifoz (toraks ön-arka çapında artma) ve kaburgalarda horizontal bir durum oluşur. Genellikle toraks hareketi azalmıştır. Yardımcı solunum kaslarının solunuma katkısı belirgindir. Diyaframlar aşağı durumda olduğundan, karaciğer, kostalar kenarından birkaç parmak aşağıya itilmişdir. Bronşit hastalarında solunum sesleri azalabilir, ancak en önemli bulgu ronflan ve sibi­lan railerin duyulmasıdır.

Kronik bronşitin ileri dönemlerinde hastalar kilo kaybına uğrar. Bu zayıflamada hipokseminin, enfeksiyonların, diyaframa fonksiyon bozukluğunun ve diğer komplikasyonların etkileri vardır. Bazı vakalarda parmak uçlarında tambur ço­mağı deformite (çomaklaşma) meydana gelir. Ancak böyle bir deformite ön­celikle kanser veya bronşektaziyi düşündürmelidir.

Fizik bulgular ilerlemiş amfızemde daha tipiktir. Göğüs ön-arka çapı genişler fıçı şeklini alır, toraks vertebralarında kifotik bir deformite oluşur. Solunum hareketi üst toraksda daha belirgindir. Alt kaburgalarda paradoksal bir hareket vardır (inspirasyonda kostalar kenarı genişleyeceğine içeri doğru çekilir). Bu içeri çekilme fazla hava (hiperinflasyon) sebebiyle yassılaşmış ve aşağıya itilmiş diyafragmaların inspirasyonda kasılmasıyla ilgilidir. Hasta yar­dımcı solunum kaslarını kullanır. Çok ilerlemiş amfizem hastasının oturuşu ka­rakteristiktir: hasta öne doğru eğilerek ve omuzları kalkık oturur; böylece, karın kaslarını kasarak ekspirasyonu kolaylaştırmaya çalışır. Solunumun ekspirasyon (soluma) dönemi uzamıştır. Hasta dudaklarını ıslık öttürür gibi büzerek ağzından ekspirasyon yapıp, intratorasik basıncı daha yüksek düzeyde tutarak hava çıkışını kolaylaştırır, yani ekspirasyon güçlüğünü önlemeye çalışır. Hastada belirli bir solunum güçlüğü vardır. Sternokleidomastoid, pektoral, interkostal ve karın kaslarının kasılması belirgin bir şekilde görülür. Esnekliği azalmış, katılaşmış toraks inspirasyon durumunda kalmış (kilitlenmiş) gibidir.

Palpasyonda toraksın az genişlediği, vibrasyonun azaldığı izlenir. Kalp tepe vurumunun palpasyonu güçtür veya palpe edilemez. Perküsyonda hipersonorite veya timpanik ses alınır, diyafrağmalar normal düzeyden aşağıdadır ve hareketleri azalmıştır. Karaciğer ve kalp matitesi azalmıştır. Oskültasyonda ekspirasyon süresi uzamıştır. Kalp yetersizliği vakalarında sağ kalp hipertrofısi, hepatomegali, perifer ödem vardır.

Kronik Bronşit Radyolojik Bulgular


Kronik bronşitte akciğer radyografisi daha çok başka bir hastalık olup olmadığına bakılması açısından önemlidir. Vakaların %40′nda normaldir. Başlıca anormallikler tübüler gölgeler ve akciğer çizgilerinde artma, vasküler eksiklikdir. Bronkogra-fıde genişlemiş bronş bezlerinin kontrast madde ile dolmasıyla bir divertikül görünümü “bronşiyal divertikülosis” ve mukusla tıkanan bronşun birden sonlandığı, ampute olduğu izlenebilir. Genişlemiş bronşlar silendirik bronşektaziye benzer.

Amfizemde başlıca 4 grup radyolojik anormallikler oluşur:

  1. Hiperinflasyon (akciğerlerin fazla hava ile şişmesi): Radyografide fazla havalı siyah bir görünüm, diafrağma kubbesinin yassılaşması, kostofrenik sinüslerin daha az belirgin olması ve kostalar aralıklarının artması durumu gözlemlenir. Lateral radyografide retrosternal, retrokardiak hava boşluğunun arttığı, sternumun öne itildiği ve toraks vertebralannda kifoz görülür.
  2. Kardiovasküler anormallikler: Akciğer periferinde vasküler göl­geler azalır, kaybolur (oligemi). Bazı bölgelerde ise, damar gölgelerinde belir­ginlik gözlemlenir . Damar anormallikleri daha çok alt loblarda görülür. Pulmoner hipertansiyon gelişmişse, hilus arterleri genişler.
  3. Akciğer çizgilerinde artma: Bronş ve damar anormallikleriyle ilgilidir; “bronkovasküler çizgilerinde artma” olarak tanımlanır. Genellikle kronik bronşitle ilgilidir.
  4. Bül: Yaygın amfızem vakalarında daha çok görülür. Büller, içi hava dolu lokal kistik boşluklardır. Duvarları kıl gibi incedir. Tomografi ile daha kolay teşhis edilir.Büllerin çapları 1-2 sm’den tüm bir hemitoraksı kaplayacak kadar büyük olabilir. Tek veya mültipldir.

Kronik Bronşit Laboratuvar Bulguları


Kronik bronşitin erken dönemlerinde balgam mükoid ve köpüklüdür; akut alevlenmelerde pürülan olur. Kronik bronşitin son dönemlerinde, balgam sürekli mükopürülan nitelik kazanır. Balgamda en çok görülen iltihap hücreleri polimorf çekirdekli lökositlerdir. Balgamda sık sık kültür ve ilaç duyarlığı (antibiogram) incelenerek, uygun antibiotik tedavisi yapılmalıdır. Kültürde üreyen bakteriler çok kez streptokokus pnömonia ve hemofılus inflüenza’dır. Akut infeksiyon komplikasyonu olunca kanda lökositler artar. Eozinofıli olan vakalarda reverzibl bronş daralması (hırıltılı solunum-asthma ) mevcuttur. Bu has­talar bronkodilatör tedavi görürler. Hematokrit artması kronik hipok-semiyi endike eder.

Amfizemde infeksiyon komplikasyonu varsa hafif lökositoz oluşur. Nötrofıller artar. Hipoksemi olan vakalarda hematokrit yükselir. Bazı amfızem ve kronik obstrüktif akciğer hastalarında alfa 1- antitripsin maddesi eksiktir. Ciddi amfizem dönemlerinde (örneğin kor pulmonale) EKG’de P dalgası ve QRS komplekslerinde anormallikler oluşur.

Akciğer Fonksiyonları


Kronik bronşit’in ilk dönemlerinde solunum fonksiyon testlerinde be­lirli anormallik gözlemlenmez. Hastalık ilerledikçe zorlu vital kapasite 1. saniye (ZVK1) %75 altına düşer, akım-volüm eğrilerinde ekspirasyon akımları azalır ve rezidüel volüm artar. Daha ciddi vakalarda difuzyon kapasite, arter kanında 02 basıncı (Pa 02) azalır ve C02 basıncı (Pa C02) artar.

Amfizem tanısı ve derecesinin saptanmasında akciğer fonksiyon testlerinin(AFT) önemli bir yeri mevcuttur. Koroner hastalığında EKG nedenli önemli ise, amfizemde AFT o denli önemlidir. Amfizemde total akciğer kapasitesi (TAK) artmıştır ve bu artış genellikle rezidüel volümün (RV) artmasıyla ilgili­dir. Böylece RV/TAK oranı artar. Hastalığın erken dönemlerinde vital kapasite (VK) normaldir, amfızem proçesi arttıkça VK azalır.

Amfızemde obstrüktif anormalliğin değerlendirilmesinde zorlu vital kapasite 1. saniye ve akım-volüm eğrileri pratikte en çok kullanılan testlerdir. Hastalık ciddileştikçe difüzyon kapasite azalır ve arter kan gazları analizinde önce P02 nin azaldığı (hipoksemi), daha ileri hastalık döneminde ise PC02 nin arttığı (respiratuvar asidoz) izlenir.

Kronik Bronşit Tedavi ve Prognoz


Sigaranın bırakılması kronik bronşit ve amfızemin prevansiyonu, yapı­lacak tedavinin daha etkili ve prognozun daha iyi olması bakımından önemli­dir. Prevansiyonda, hava kirliliği, enfeksiyon ve sosyo-ekonomik koşullarda göz önünde bulundurulmalıdır. Tekrarlayıcı enfeksiyonu olan kronik bronşit vakalarında, intermitan nitelikte uzun süre antibiyotik tedavisi gerekir. Örneğin özellikle kışın her ay 5-7 gün antibiyotik verilir. Akut bir enfeksiyon olunca antibiyotik tedavisine başlanır ve hasta eski durumuna döndüğü zaman (genel­likle 7-10 gün) tedavi kesilir. Genellikle inflüenzaya (grip) yakalananlarda, ciddi kalp ve akciğer hastalığı olanlarda, diyabet hastalarında ve yaşlı kronik obstrüktif akci­ğer hastalarında yılda bir kez, kış dönemine girmeden önce (ekim sonu ve kasım ayında) multivalan inflüenza aşısı (grip aşısı) koruyucu bir etki gösterebilir. Bundan başka, KOAH’nın önemli bir komplikasyonu olan pnömoni prevansiyonu için yılda bir kez pnömoni aşısı yapılır.

Hırıltılı bir solunumu olan veya özgeçmişinde astım nöbetleri bulunan hastalar bronkodilatör tedaviden daha çok yararlanırlar. Bronkodilatör ilaç te­davisinden sonra zorlu vital kapasitesi 1. Saniye (ZVK1) ve hava akımını öl­çen testlerde belirli bir düzelme olması kronik obstrüktif akciğer hastalığına (KOAH) astıma katkısını doğrular. Bu bulgu tedavi programına yardımcı olur. Başlıca bronkodilatörler beta-adrenerjik ajanlar, teofilin ve antikolinerjik ajan­lardır. Ekspektoran ilaçlar balgamı sulandırarak yapışkanlığını azaltır ve dışarı çıkarılmasını kolaylaştırır. En iyi ekspektoran (sulandırıcı) sudur, günde 8-10 bardak su, bu amacı sağlar. Hipoksemik hastaya oksijen tedavisi gerekir. Has­tayı ideal ağırlıkta veya bunun altında tutmalıdır. En önemli solunum kası olan diafrağma aktivitesi şişmanlarda azalır. Rehabilitasyon ve genel egzersizler hastanın fizik aktivitesini arttırır, öksürük, balgam ve dispne gibi şikayetleri azaltır ve psikolojik olumlu bir etki sağlar.

Üst solunum yolları enfeksiyonları, vejetasyon, nasal septum deviasyonları, paranasal sinüzitlerin tedavisinin kronik obstrüktif akciğer hastalığı kontrolünde önemli bir yeri vardır. Alkolün, kronik obstrüktif akciğer hastalığının ilerlemesine etkisi vardır, içilmemelidir.

Kronik obstrüktif akciğer hastalıklarının prognozunda başlıca etken bronş ve akciğer enfeksiyonlarıdır. Hastalığın infeksiyonla veya başka bir sebeple alevlenmesi bir konjestif kalp yetersizliğine sebep olursa prognozun kötü bir yönde olduğunu endike eder. Kilo kaybı kötü bir prognoz belirtisidir. Oksi­jen metabolizmasındaki yetersizlikle ilgilidir.Daha önce de belirtildiği gibi, hastalığın oluşumu ve prognozunda sigaranın önemli etkisi vardır.

Lavman Çeşitleri - Lavman Uygulama


Lavman Nedir?


Lavman, rahatsızlığa uygun bir sıvıyı makat yolu ile kalın bağırsaklara aktararak barsağın boşaltılması olarak adlandırılabilir. Uygun bir şekilde yapılan lavman, hastanın yalnız iyileşmesine yardım etmekle kalmaz, aynı zamanda hastayı sıkıntıdan kurtararak rahatlatır.

Lavman yaparken lazım olan malzemeler şunlardır:


  • İrrigatör;
  • İrrigatöre takılacak olan las­tik boru;
  • Lastik borunun ucuna takmak için ir­rigatör kanülü;
  • Kanülü yağlamak için biraz yağ veya Vazelin;
  • Muşamba ve bu muşambayı ört­mek için bir bez;
  • Lazımlık ve lazımlık örtüsü;
  • Tuvalet kağıdı.

İrrigatör, lavman yapmak için kullanılan çok basit bir alettir. Lavman sıvısını koymak için kavanoz biçiminde bir kap ile bu kaba bağlı bir lastik boru ve bu lastik borunun ucuna takılmış olan bir kanülden ibarettir. Gerektiğinde lavman sıvısının akışını kesmek için bir de musluğu yahut kıskacı vardır. İrrigatörün kap kısmı camdan, metal­den veya emaye çinkodan oluşur. Cam olanlar mahfaza içinde bulunurlar.


Lavman’ın Yapılışı


İrrigatör kabının içersine konacak suyun mikta­rı ortalama olarak 250-500 ml ve bu suyun sıcak­lığı da vücut ısısında olmalıdır. Lavman günün her saatinde yapılabilirse de acil vakalar dışında, yemeklerden 2-3 saat kadar sonra yapılması daha uygundur. Lavman yapmadan önce, mesanenin bo­şaltılması için hastaya idrara çıkması söylenir.

Yukarda saydığımız lüzumlu malzemeyi, bir tep­si içersine koyarak hastanın yatağı yanına götürünüz. Eğer hasta koğuşta ise, etrafını bir perde ile çe­virerek başkaları tarafından görülmemesine dikkat ediniz. Yatağı korumak için muşambayı ve muşam­ba örtüsünü yatağa yayınız. Sonra hastayı, bir bacağı dizden bükülmüş ve yukarıya karnına kadar çekilmiş olduğu halde büktüğü bacağın aksi tarafına yatı­rınız. Lastik boru ile kanül irrigatöre takıldıktan sonra vücut hararetinde olan Lavman sıvısını irrigatöre dökünüz. Hastaya ağzından soluk almasını ve karın kaslarını gevşek bırakmasını söyleyiniz. Lastik borudaki havayı boşaltmak için, kanülün mus­luğunu açınız ve bir miktar sıvıyı akıtınız. Kanül iyice yağlandıktan sonra, dikkatli olarak çevrilmek suretiyle hastanın makatından on santimetre kadar sokunuz.

Kanülün bağırsağı yırtmaması için, kanül içeri hafif ve yumuşak hareketlerle sokulmalıdır. Kanül, hedef bölgeye iyice sevk edildikten sonra, lastik biru üzerindeki kıskaç veya lastik boru nihayetindeki musluk açılır ve bu suretle lavman sıvısı makata akar. Sıvının içeriye hızlıca akmasına hiçbir zaman izin vermeyiniz. Bunun içinde irrigatörü hastanın kal­çaları hizasından 50 santimetreden daha yukarı kal­dırmayınız. Sıvının süratle verilmesi halinde bağırsaklar gerilir ve bu da hastaya sıkıntı verir. Eğer has­ta rahatsız olduğunu söylerse kanülün musluğunu veya kıskacını hemen kapayınız ve 5-10 saniye kadar bekledikten sonra tekrar; fakat daha yavaş ola­rak işinizi aynen yapın.

İstenilen miktardaki sıvı içeri verildikten sonra, musluğu kapatarak kanülü yavaşça çıkarınız. Kanülün kirli olan ucunu tuvalet kağıdı ile sarınız. Veri­len Lavman sıvısının mümkün olduğu kadar uzun bir müddet içeride kalmasını sağlamak için hastayı bir müddet yan yatar vaziyette bırakınız ve makadını sıkmasını söyleyiniz. Sonra şahsı arkaüstü çevirerek altına lazımlık koyunuz. Şahıs eğer ağır hasta değil­se, bağırsaklarını boşaltabilmesi için kendisini çevire­rek kalçalarını tuvalet kâğıdı ile iyice temizleyiniz. Sonra ellerini yıkaması için sıcak su getiriniz. Ken­disini temiz ve rahat bir vaziyette bırakarak terk ediniz.

Hastanın lazımlığındaki dışkısını muayene ediniz ve herhangi bir şey görürseniz derhal doktora haber veriniz. Lavmanın yapıldığı vakti, lavmanın çeşidini ve neticesini kaydetmeyi unutmayınız.

Lavman Çeşitleri


Lavmanın en önemli amacı şunlardır;

  • Temizleyici ve boşaltıcı lavmanlar;
  • Tedavi edici lavmanlar;
  • Besleyici lavmanlar.

Temizleyici ve Boşaltıcı Lavmanlar


Temizleyici ve Boşaltıcı lavmanlar, hastanın büyük abdeste çıkamadığı veya bağırsaklarının gaza aşırı de­recede dolgun ve gergin olduğu hallerde yapılır. Aynı zamanda, ameliyatlardan ve doğumdan önce de böyle bir lavman yaparak, hastanın bağırsaklarını boşaltmak lazımdır.

  1. Temizleyici lavmanlarda en çok (sabunlu su) kullanılır. Bunun için suya rendelenmiş biraz adi sabun eklenir ve köpürtülür. Bundan başka (adi su) veya 2500 ml suya bir çay kaşığı (Bikarbonat do sud) ilave edilmiş (karbonatlı su) ya da 250 ml suya bir cay kaşığı tuz eklenmiş su (Tuzlu su) da bu amaç için uygundur. Önce, su temiz bir kapta kaynatılır; sonra, üzeri bir tülbentle örtülerek soğumağa bırakılır. Bundan, sonra içerisine rendelenmiş sabun veya karbonat ve tuz ekleyin.
  2. Bağırsaklardaki gazı çıkartmak maksadıyla yapılan lavmanlarda, 500 ml lavman sıvısına ya iki çorba kaşığı (gliserin) veya (20 gram magnezyum sülfat) eklenir. Gliserin ve magnezyum sülfat, bağırsakları uyararak hareketlerini arttırırlar.
  3. Bağırsaklardaki dışkının yumuşatılması ve dışarı çıkarılması için (yağlı lavmanlar) uygulanır. Bu amaçla, genelde 100 - 150 santimetre küp (pamuk yağı) kullanılır. Gerekirse yağlı lavman akşamdan yapılır ve yağ sabaha kadar hastanın bağırsaklarında kalarak dışkıyı yumuşatır. Ertesi sabah da boşaltıcı bir lavman yapılarak, yumuşayan dışkı kolaylıkla çıkarılır.

Tedavi edici Lavmanlar


Tedavi için uygulanan lavman sıvıları içinde ilaç bulunur. Bu ilaçlı lavmanlar, ekseriye müsekkin yani teskin edici olarak ve bağırsakları tedavi amacıyla uygulanırlar. İlaçlı lavmanların, ilacın emilip tesir edebilmesi için, en az bir saat kadar bağırsaklarda tutulması gerekir. Bu nedenle ilaçlı lavmanları yaparken, aşağıdda belirtilen noktalara dikkat edilmelidir.

Eğer, hasta son sekiz saat içinde dışkılamaya çıkmamışsa, ilaçlı lavmandan önce, bir boşaltıcı lavman uygulayarak bağırsakları temizleyiniz. Bundan sonra, barsak hareketlerinin yavaşlaması için bir saat kadar bekleyiniz. Aksi halde, yapacağınız ilaçlı lavman içerde tutulamaz, dışarı atılır.

İlaçlı lavman sıvıları, bağırsaklara gayet yavaş ola­rak verilmelidir. Hızlı uygulanırsa bağırsak hareketleri artar ve lavman sıvısının çabucak dışarı çıkmasına neden olur.

İlaçlı lavmanlar için 100-200 cm3 gibi az miktarda sıvı kullanılır. Bağırsaklara fazla miktarda sıvı verilecek olursa, bağırsak duvarları gerilir ki, bu da bağırsak hareketlerini arttırır.

Menapoz Nedir? Belirtileri Ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?


Menopoz


Kadın hayatının ortalama üçte biri menopoz dönemini içerir. Tüm dünyada menopoza girme yaşında antik çağlardan beri fazla bir değişim görülmemiştir ve ortalama 45-55 yaştır. 40 yaşından önce yaşanan menopoz “erken menopoz ” olarak adlandırlır. Menopoz genellikle hayatın doğal bir aşamasıdr.

Menopoz Belirtileri


Menopoz, kadın yaşamında yumurtlama fonksiyonları sonlandıktan sonraki doğal bir sürecidir. Ancak menopozda oluşan bazı değişimler kadının yaşamını öylesine derinden ve olumsuz etkiler ki, pek çok hastalıklara ve kadının yaşam kalitesinin azalmasına neden olabilir. Menopozun olumsuz etkilerini önlenmek için tedavi gerektiren hastalık gibi değerlendirilir. Menopozda azalan yumurtalık hormonlaının yerine konmasıyla menopoza ait tüm olumsuz değişiklikler ve hastalıklar kolaylıkla önlenebilmekte veya en aza indirgenebilmektedir. Kadın yumurtalık hormonlarının laboratuar koşullarında üretilip kullanılmaya başlanmasıyla menopoz daha da ön plana çıkmıştır.

Menopozdaki temel değişiklikler ile kadınlık hormonu olan östrojen yumurtlamanın durmasıyla azalır. Böylece kadında;

  • Ateş basma, terleme, çarpıntı;
  • Uykusuzluk, unutkanlık, halsizlik;
  • Depresyon, sinirlilik;
  • Bazen cinsel istekte (libido) azalma;
  • Kemik erimesi (osteoporoz);
  • Damar sertliği (ateroskleroz) gelişme eğilimi;
  • Cinsel organlarda çekilme (atrofi), kuruluk, ağrılı ilişki;
  • idrar yollarında atrofiye bağlı İdrar kaçırma.
Menopoz ile birdenbire karşılaşılmaz. 20 yıl süren değişimlerle karşılaşılan bir dönemdir. 40 yaşından sonra kadınlarda, önce yumurtlamanın azalmasına bağlı olarak düzensiz adet kanamaları, aralıklı ateş basma ve terlemeler, psikolojik değişimler belirmeye başlar. Daha sonra yakınmalar artar ve adet tamamen kesilir. Adet kesilmesinden sonra, 1 yıl adet kanamalarının olmaması menopoz tanısı için yeterlidir. 6 aydan daha fazla adet gecikmeleri araştırılıp, kesin tanı kandaki östrojen ve Folükül Uyarıcı Hormon (FSH) düzeyi ölçülerek konulur. Her adet düzensizlikleri veya düzensiz kanamalar “menopoza giriyorum” düşüncesiyle karşılanmamalı; doktora başvurularak, bu değişikliklerin gebelik ve kadın cinsel organlarının kanserlerinde de görülebileceği göz önünde tutulmalıdır.

Menapozun Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri


Vazomotor Belirtiler: Vazomotor belirtilerin en tipik örneği ateş basmasıdır. Ateş basmasında baş, boyun ve göğüs bölgesinde ani kızarıklık, vücut ısısı artışı ve sonra aşırı bir terleme ile karakterizedir. Bu etkiler birkaç saniye sürmekle beraber, bir saate kadar da uzayabilir. Rahatsızlıklar 1-2 yıl sürmesine karşılık, kadınların % 25’inde 5 yıldan daha fazla sürebilmektedir. Rahatsızlıkların nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, en önemli faktörün östrojen hormonu düzeyindeki düşme olduğu düşünülmektedir.

Atrofik Değişiklikler: Menopoza bağlı olarak vajina ve idrar yollarını örten epitel tabakasında incelme ve esneklik kaybı, vajinada kuruluk gözlemlenebilir.

Psikofizyolojik Değişiklikler: Menopozda ruhsal problemlerin artmasıyla ilgili genel kanı ve yapılan çalışmalar fizyolojiyi etkilediğini desteklememektedir. Ayrıca menopozda depresyonun daha sik görüldüğü görüşü de artık ortadan kalkmıştır. Ancak ateş basmalarına bağlı günlük yasam kalitesi ve uyku kalitesi düşmektedir. Buna karşın hormon replasmanı ile uykuya dalma zamanı azalmakta, uykunun REM dönemi uzamakta, buna bağlı uyku kalitesi artmakta ve kadınlar kendisini daha iyi hissetmektedir. Ayrıca hormon tedavisiyle daha iyi bir düzelme sağlandığı iddia edilmektedir.

Periton Diyalizi ve Şeker Hastalığı


Şeker Hastalığı-Diyabet (Diabetes mellitus)


Diyabet, vücudun kan şekeri düzeyini normal sınırlar içinde tutamamasıdır. Kan şekeri miktarını kontrol eden madde Insülindir.

Şeker hastalığında vücut ya hiç insülin salgılayamaz, ya da yetersiz insülin salgılar veya salgıladığı insülini sağlıklı şekilde kullanamaz.

Diyabet Vücudumuzu Nasıl Etkiler?


Diyabet kalp, böbrekler, gözler ve beyin de dahil olmak üzere, vücudunuzun birçok organını yıpratabilir.

  • Kan damarlarının yüksek şeker nedeniyle hasar görmesi ve yaraların daha geç iyileşmesine neden olabilir.
  • Diyabetin böbreklere verdiği zarar nedeniyle, size önerilen tedavi seçeneklerinden biri de PERİTON DlYALlZl’ dir.
  • Periton Diyalizi işlemine ilişkin uygulamalar, diyabeti olmayan böbrek hastalarıyla aynıdır.
  • Diyaliz torba değişimi gün boyunca ana öğünlere (kahvaltı, öğle ve akşam yemeklerine) rastlayacak şekilde yapılır. Son değişim gece yapıldıkdan sonra, hafif yiyecekler alınmalıdır.
  • Kan şekerinin yüksek olması vücudun bağışıklık sistemini yok eder. Bu da periton diyalizi uygulayan diyabet hastalarında enfeksiyon riskini yükseltir.

DİYABET DE DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER


Kateter Çıkış Yeri Bakımı


  • Diyabetin kan damarlarına yaptığı hasar kan dolaşımını bozduğu için, ciltteki kesik ve yaraların yavaş iyileşmesine yol açar. Bu nedenle, kateter çıkış yeri bakımı düzenli periyotlarla, öğretilen şekilde ve sıklıkta yapılmalıdır.

Peritonite Yatkınlık


Kan şekerinin yüksek olması, kişinin bağışıklık sistemini zayıflatır. Ağızda, ayaklarda, akciğerlerde, mesanede, üreme organlarında, deride enfeksiyona yol açabilir. Tüm bunların peritonite yol açabileceği düşünülerek, böyle bir durumla karşılaşıldığında hastaneye gitmelisiniz.

Öğretilenlere bağlı kaldığınız sürece (hijyen, asepsi, el yıkama, dikkatli uygulama, kateter çıkış yeri pansumanı gibi) sorunsuz ve rahat bir diyaliz sağlanabilir.

Ayak Bakımı


Diyabet hastaları ayak bakımına dikkat etmelidir.

  • Ayaklarınızı her gün kontrol edin. Herhangi bir yara, ayaklarınızda veya parmaklarınızda herhangi bir değişiklik (renk, sıcaklık veya biçim değişikliği) olup olmadığını kontrol edin.
  • Ayaklarınızı her gün yumuşak bir sabun ve ılık su ile yıkayın. Özellikle parmak aralarınızı iyice kurulayın. Bu mantar enfeksiyonunu önlemek için önemlidir.
  • Ayak tırnaklarınızın bakımına özen gösterin. Tırnaklarınızı banyodan sonra, yumuşak iken, düz biçimde kesin. Derin kesimlerden kaçının.
  • Ayaklarınızdaki nasırlara ve sertleşmiş deri bölümlerine dikkat edin. Kesinlikle kesici alet kullanmayın, ılık su ile yumuşatarak temizleyin.
  • Ayaklarınızı koruyun; asla çıplak ayakla dolaşmayın, yumuşak, pamuklu-yünlü çoraplar giyin.
  • Ayak kan dolaşımınızı güçlendirin. Her gün yürüyüş ve ayak egzersizleri yapın. Ayağınızı sıkmayan, yüksek olmayan, önü kapalı ve rahat ayakkabılar giyin.
  • Ayakla ilgili sorunlarınızı sağlık ekibi ile daima paylaşın.

Cilt Bakımı


  • Yumuşak sabun ve ılık su kullanarak, sık sık duş şeklinde banyo yapın.
  • Cildinizde çizik, morarma, yara oluşmamasına dikkat edin.
  • Elinizi yaralayabilecek işler yaparken eldiven giyin.
  • Soğuk havalarda cildinizi soğuktan koruyacak giyisiler giyin, sıcak havalarda güneş ışınlarından korunun.

Hareket ve Egzersiz Neden Gereklidir?


  • Hareket ve egzersiz, kanınızdaki şekerin daha iyi kontrol edilmesine yardımcı olur. Vücut kilonuzu düzenlemenize yardımcı olur.
  • Genel sağlığınızı olumlu yönde etkiler. Fiziksel ve ruhsal olarak kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlar.
  • Kendinize uygun aktiviteyi yapmalısınız. Yapacağınız her aktivite yaşam kalitenize bir kazançtır ( bazı ev işi, bahçe işi egzersiz sayılabilir).
  • Egzersizler içinde en kolay olanı yürüyüş yapmaktır. Temiz havada, uygun olan her fırsatta yürüyüş yapmakta yarar vardır.
  • Yemeklerden 1 saat kadar sonra yürüyüş yapılmalıdır.
  • Ayrıca, yavaş koşu ve bisiklete binmek sizin için yararlıdır.

Ne Kadar İnsüline İhtiyacınız Var?


Her diyabetlinin İnsülin ihtiyacı aynı değildir. Sağlık merkeziniz size ne kadar insüline ihtiyacınız olduğunu bildirecektir. Bu da pek çok faktöre bağlıdır.
Bunlar:

  1. Vücut ağırlığınız;
  2. Vücut yapınız (vücudunuzdaki yağ ve kas miktarı);
  3. Fiziksel aktivite düzeyiniz;
  4. Yediğiniz besin miktarı;
  5. Genel sağlık durumunuz;
  6. Duygusal durumunuz;
  7. Karşılaştığınız stres oranı;
  8. Kullandığınız ilaçlar;
  9. Diğer hastalıklarınız;
  10. Kullandığınız diyaliz sıvısının şeker yoğunluğu.

İhtiyaçlarınıza ve yaşam biçiminize göre insülin tedavi programınız PD (Periton Diyalizi) merkezince belirlenecektir.

PERİTON DİYALİZİ SIVISINA İNSÜLİN UYGULANMASI


Hastanede eğitim sırasında öğrenildiği şekilde periton diyaliz sıvısı içine insülini kendiniz hazırlayıp, koyabilirsiniz.

İnsülin Uygulama Tekniği Nasıl Olmalı?


Diyaliz işlemine başlamadan önce;

  • İlacınızın son kullanma tarihini kontrol edin (son kullanma tarihi geçmiş insülini kullanmayın).
  • Tavsiye edilen dozu kontrol edin.
  • İlaç şişesinde renk değişikliği, tortu veya bulanıklık olmamasına dikkat edin.

Torbaya İnsülin uygulaması, drenaj işlemi bitip, setlerin yıkanması tamamlandıktan sonra yapılmalıdır.

  • İşleme başlamadan önce ellerinize antiseptik solüsyon uygulayın.
  • İnsülin şişesini hafifçe alt üst yaparak sallayın.
  • Lastik tıpanın üstündeki koruyucu kapağı açın.
  • İnsülin şişesinin üzerini ve diyaliz sıvısının ilaç uygulama yerini antiseptik bir solüsyonla temizleyin.
  • İnsülin enjektörünü açın, önerilen miktarda ilacı enjektöre çekin.
  • Enjektör içindeki hava kabarcıklarını kontof edin. Doğru miktarda ilaç çektiğinizden emin olun (Bu işlemleri drenaj aşamasında yapabilirsiniz).
  • Diyaliz sıvısının ilaç uygulama kısmından insülini torba içine verin. Bu işlem sırasında torba delinmemelidir. Kaza ile delinen torbalar kesinlikle kullanılmamalıdır.
  • İğne ucunu çıkartmadan enjektörün pistonunu 1 -2 kez çekip tekrar itin.
  • İlacın karışması için diyaliz torbasını hafifçe çalkalayın.

Kalan İnsülin buzdolabında muhafaza edilmek koşulu ile tekrar kullanılabilir.

Periton Diyalizi Sıvısına İlaç Uygulanması


Elinize antiseptik solüsyon uygulayın Enjektörün ambalajını ucundan açınız. Enjektör ve iğnesini ortasından tutunuz. Enjektör ve İğneyi, açık uçlarına dokunmadan, karşılıklı getirerek birleştiriniz ve masanın üzerine bırakınız.

İlaç şişesinin metal kapağını kaldırarak, lastik kısmı antiseptik solüsyonla siliniz.

Diyaliz sıvısının ilaç uygulama kısmını, antiseptik solüsyonla siliniz.

Uygun miktarda İlacı enjektöre çekiniz. Enjektörde hava kabarcığı olmamasına dikkat ederek ilaç dozunu tekrar kontrol ediniz ve iğnenin ucuna koruyucu kapağı takarak, enjektörü masanın üzerine bırakınız.

Enjektöre çektiğiniz ilacı, lastik uçtan sıvı torbasına veriniz. İğne ucunu çıkartmadan enjektör pistonunu 1-2 kez çekip tekrar itiniz ve ilacın karışması için diyaliz torbasını hafifçe çalkalayınız.

Diyabetik Periton Diyalizi Hastalarında Beslenme


Diyabet hastaları beslenirken dikkat etmesi gerekenler:

  • Uygun zamanlarda ve size önerilen şekilde beslenmenize dikkat edin. Yemeklerinizi diyaliz işleminden yarım saat sonra yiyin. Gece diyalizinizden sonra hafif birşeyler atıştırmayı unutmayın.
  • Yeterli ve dengeli beslenmeye özen gösterin.
  • İdeal vücut ağırlığınızı koruyun.
  • Öğün atlamayın. Yemekleri zamanında ve önerilen miktarlarda tüketin. Ev dışında yemek yediğiniz zaman veya içeriğini bilemediğiniz yiyecekleri merkezinize danışın.
  • İnsülin ve ilaçlarınızı zamanında kullanın.
  • Önerilen fizik aktiviteleri yapmaya gayret edin.
  • Kesinlikle sigara kullanmayın.

LAMAZE YÖNTEMİ-EĞİTİMİ NEDİR ?


Lamaze Yöntemi


Lamaze yöntemi, hamile kadına; duygusal ve bedensel yönden bilinçli bir şekilde doğuma hazırlar. Hazırlanmış bir gebe böylece doğumu, korku yerine tatlı bir heyecan ve neşeyle beklemeye başlar. Doğum sırasında bebeğin anne karnından dışarıya nasıl çıkacağını, hangi kaslarını niçin kastığını, hangi organların nasıl ve niçin açıldığını, bebeğin doğum kanalında nasıl ilerlediğini öğrendiğinden, doğumun hangi safhasında olduğunu daima fark ederek, doğum ekibinin verdiği bilgileri rahatlıkla anlayacak, her safhada psikolojik olarak hazırlanmış, fizik olarak güçlü bir organizmayla bilinçli bir şekilde cevap verecektir. Böylece hamilelik artık kolay olacaktır.

Lamaze yönteminin normal doğumu desteklemek ve teşvik etmek için belirlediği 6 önemli kriter:


Bu kriterler Dünya sağlık Örgütü'nün (WHO) belirlediği kriterler geliştirilerek elde edilmiştir. Bu kriterlerin hepsinin faydası araştırmalarla kanıtlanmıştır.

  • Doğum kendiliğinden başlamalıdır.
  • Doğumda, annenin tamamen hareket özgürlüğü olmalıdır.
  • Anneye doğum boyunca moral ve fiziksel destek verilmelidir.
  • Rutin (her doğum yapan gebeye uygulanan) uygulamalardan kaçınılmalıdır.
  • Doğum sırasında ayakta ve doğal pozisyonlarda anne doğal olarak ıkınmalıdır.
  • Doğumdan hemen sonra anne ve bebek tenleri biraraya gelmelidir ve zorunlu olmadıkça ayrılmamalı, her fırsatta emzirme sağlanmalıdır.

Lamaze Yönteminin Uygulanması


Lamaze yönteminin temeli, ünlü Pavlow’un şartlı refleksine dayanır. Pavlow’un köpeği ile yaptığı deneyler sonucu ortaya çıkan prensip, bir kişinin beyni, belli bir uyarıyı kabul edip, analiz etmek ve doğru olan cevabı vermeye göre eğitilebilir. Bu yöntemi Lame’den önce uygulayan Rus psikologlar, bu yönteme "Psikoprofilaksi" adını kullandılar. Kısaca beynin, yani bilincin korunması demektir. Onlara göre bir gebe kadın doğru eğitilirse, rahim kasılmalarına amaca yönelik akılcı cevap verecektir. Bu araştırmacıların yaptığı çalışmalar sonucunda, bilinçli eğitilmiş gebeler her rahim kasılmasında korku ve kendini sıkmak yerine, gevşeme ve bilinçli nefes almayla cevap vermiş, bu kadınların doğumları son derece kısa sürmüş ve kolaylaşmıştır.

Hatta bu yöntemle doğum yapmış kadınlar, doğum sırasında ‘Hiç acı hissetmedim’ diyecek kadar ileri gitmişlerdir. Rus bilim adamları 1950 yılında Paris’te bu deneyimlerini bir kongrede anlatmışlar ve Paris’te bir kliniğin direktörü olan Dr. Lamaze bu teknikle hemen ilgilenmiş ve öğrenmek amacıyla Rusya’ya gitmiştir. Rusya’dan döner dönmez Ruslar’ın orijinal tekniklerine yeni nefes teknikleri ilave etmiş ve Fransa’da ağrısız doğum denilen bir tekniği başlatmıştır. Daha sonra bu teknik tüm dünyaca benimsenmiştir ve ABD’de Lamaze kliniğinde uygulanan yöntemlere bazı ilaveler yapılmış ama yönetimin adı değişmemiştir.

Her ne kadar bazı kişiler Lamaze yöntemi ile hazırlandıktan sonra, doğum sırasında hiç ağrı çekmediklerini söyleyecek kadar ileri gitmişlerse de; bu asla herkesin ağrı çekmeyeceği anlamına gelmez. Kesinlikle ağrı daha az olacaktır ve bu ağrılar dayanılabilir boyuttadır. Ama, yine de, bazen ağrı kesicilere ihtiyaç olabilir. Yine tüm gebe kadınlar şunu iyice bilmelidirler ki, Lamaze yöntemi ile hazırlanmış gebelerde sezaryen ve müdahaleli doğu, hazırlanmamış kadınlara göre çok daha az olacaktır. Ama bu asla doktor müdahalesi olmadan doğum olacak anlamına gelmez. Bazen doktor müdahalesine rağmen sezaryen gerekebilir. Ama bilinçli hazırlanmış hasta hem müdahalenin niye yapıldığını bilecek, hem de doğum ekibine yardımcı olacaktır. Tabi bizim amacımız sağlıklı bir bebek doğurtmak, annede komplikasyonsuz bir doğum gerçekleştirmek, bu olaydan tüm ailenin bilinçli bir şekilde mutluluk duymasını sağlamaktır.

Eğer doğum olayının gerçekleşmesi için sezaryen gerekiyorsa buna da hazır olmalıyız. Bazen hekim ağrıları azaltmak için ağrı kesici ilaçlar verebilir. Çünkü bazı durumlarda ne kadar eğitilmiş olursa olsun gerekli önlemler alınmazsa, gebeler ağrı duyabilir. Bu da anne adayının Lamaze yöntemi hakkındaki olumlu düşüncelerini negatif olarak etkileyebilir. Büyük bir olasılıkla doğum normal olsa da bazı faktörleri ağrıların daha çok olmasına yol açabilir. Gebe kadının fizik yapısı, ağrı eşiği, bebeğin büyük veya küçük olması, kasılmaların şiddeti, doğum sırasında olabilecek komplikasyonlar ağrıların algılanmasında önemli faktörlerdir. Eğitilmiş gebe, bu anormallikleri hekimden önce fark eder ve uyarır. Eğer önce hekim fark ederse paniğe kapılmaz, anlayışla karşılar ve gerekli önlemleri de alır.

Eğitilmiş gebe ağrı duysa bile bu ağrıya panikle karşılık vermez. Başlayan doğum eylemini anlayışla karşılayıp, görevine bilinçli bir şekilde konsantre olarak başarıya ulaşacağına inanır. Buna karşın eğitilmemiş gebeler pasif, çaresiz ve kızgındırlar.

Birçok kişinin düşündüğü gibi, Lamaze yöntemi doğal doğum şekli olarak algılanmamalıdır. Bu yöntemle kadınlar, şartlı refleks prensibiyle ağrıya pasif, endişe, korku çemberiyle yaklaşmaz. Belli bir eğitim sonunda bilinçli olarak yaklaşır.

Kök Hücre Nedir?


Kök Hücre Nedir?


Kök hücreler, insan vücudunda diğer vücut hücrelerine dönüşebilen hücrelerdir. Nerede bir zedelenme veya onarım ihtiyacı görülürse, oraya giderek gereken hücre tipine evrilir ve hasarı onarırlar. Kalp krizi geçiren kalp, karaciğer harabiyeti olanda karaciğere, kemiği kırılan da kırık hattına giderek gerekli tamirata destek olur. Vücutta en fazla olduğu zaman anne karnındaki bebeklik çağıdır. Doku ve organların oluşumunun tamamlandığı İleri yaşlarda sayısı azalır. Hatta, yaşlanmayla beraber doku, organ iyileşmeleri de yavaş ve güçtür.

Kök Hücre Nerelerde Bulunur?


Kök hücreler tüm vücut doku ve organlarında bulunur. Özellikle bebeklerin göbek kordonu, kemik iliği ve kan dokuda.

Tarihte ilk kök hücre tedavisi, kemik iliğinden cerrahi operasyonla alınarak lösemi tedavisinde kullanılmıştır ve hala uygulanmaktadır. Bu tedavinin uygulanması bazı özel şartlara ve yetişmiş personele bağlıdır.

İlerleyen yıllarda vücutta dolaşan kandaki kök hücrelerin de kullanılabileceği anlaşılmıştır. Bunun için önce hastaya hormon verilerek kemik iliğindeki kök hücrelerin hızla çoğalıp kana geçmesi sağlanır. Daha sonra, filtre (aferez) yardımıyla kandan toplanır ve kalan kan vücuda geri verilir. Bu yöntemle üretilen kök hücre sayısı diğer yöntemlere göre daha azdır; fakat uygulanmaktadır.

Son olarak, 80′li yılların başında, yeni doğan bebeklerin kordon kanında da kök hücrelerin bol miktarda bulunduğu ve bu hücrelerin tedavide kullanılabileceği fikri oluşmuştur. Elde edilen kordon kanı belirli koşullar altında toplanıp, dondurularak saklanabilmekte, daha sonra gerek duyulduğunda çözdürülerek kullanılmaktadır. İlk olarak Dr. David Harris, 1992 yılında oğlunun kordon kanını kendi laboratuvarında dondurarak saklamıştır. 1994 yılında dünyadaki ilk kordon kanı bankası Amerika Birleşik Devletleri’nde kurulmuştur. Daha sonra kordon bankaları yaygınlaşarak binlerce bebeğin kordon kanı bu bankalarda koruma altına alınmıştır. Bu yöntem, kök hücre sağlama ve depolamanın en kolay ve ucuz yöntemidir.

Göbek Kordonu Nedir; Yararı Nedir?


Bebek, anne rahmindeki yaşamını, göbek kordonu ile aktarılan anne kanıyla beslenerek sürdürür. Bu beslenme direk olarak anne damarlarına bağlanarak değil, plasenta (bebeğin-eşi) aracılığıyladır. Plasenta, bebek ile anne arasındaki besin ve oksijen alışverişini sağlayan bir yapıdır ve bebeğin doğumuyla birlikte görevini tamamlayarak dışına atılır. Doğumdan sonra rahim için artık gerekmeyen bir dokudur Kordon kanı, bebeğin doğumundan sonra bebek-eşinin içinde kalan kandır. Bu kan kök hücre açısından son derece zengindir. Anne veya bebekten kan direkt alınmadığı için herhangi bir acı hissi veya komplikasyon riski de bulunmaz.

Kordon Kanındaki Kök Hücrenin Avantajı

Yetişkin kemik iliğinden kök hücre elde etmek için, steril cerrahi işlemler gerekir. Bir hastalık tedavisi zorunluluğunda yapılan işlemlerdir. Radyasyon, kimyasallar ve enfeksiyonlar gibi dış etkenler nedeniyle kök hücreler zarar görebilmekte; bu kök hücrelerin sağlıklı bir şekilde üretilerek, tedavide kullanımını engellemektedir.

Oysa göbek kordonundaki kandan elde edilen kök hücre, herhangi bir kimyasalla henüz karşılaşmamış, anne ve bebek açısından hiçbir risk taşımayan, olası bir hastalık durumunda güvenilir ve avantajlı bir yöntemdir. Gerektiğinde çoğaltılması, periferik kan kök hücrelerine göre daha kolaydır. Aile içinde doku uyumu yüksek, ilerde bebeğin kendisi için kullanılmasa da anne, baba veya diğer kardeşlerden biri için hayat kurtarıcı olabilmektedir.
Bu nedenle birçok anne baba adayı, doğum sonrasında bebeğinin kordon kanını saklamak istemektedir.


Kordon Kanı Hangi Amaçlarla Saklanır?


Kordon kanını dondurup saklamanın ilk amacı, bebeğin ilerde kök hücre tedavisi gerektirecek organ doku yaralanması, harabiyeti veya yaşlılığı gibi kartşılaşılaşmalarda, doku uyumu gerektiren verici aramadan kendine ait sağlıklı bebeklik çağı kök hücreleriyle tedavi edilebilmesidir.  Kişinin kök hücreleri, kendi hücre ve dokularıyla uyum sorunu yaşamayacağı için, kordon kanından kök hücre çoğaltılarak tedavi uygulaması çok önemli bir avantajdır.

Diğer bir amaç, bebeğin kardeşlerinde ya da yakın akrabalarında çıkabilecek hastalıkların tedavisidir. 1988 yılında Fankoni Aplastik anemi hastalığı bulunan bir çocuğun ilk kez kordon kanı ile tedavi edilmesinden bu yana, yüzden fazla hasta bu yöntem ile tedavi edilebilmiştir.

Kemik iliğinden kök hücre ayıklama yöntemi, habis kan hastalıklarında ve bazı kanser türlerinde, sağlıklı kan miktarını yükseltmek için yoğun olarak kullanılmaktadır. Ancak, hastaların %70 ine uygun kemik iliği bulunamamaktadır. Oysa, korunan göbek kordonu kanından elde edilen kök hücrelerde, uyum problemi yaşanmamaktadır. Günümüzde kanser, parkinson, alzheimer gibi şimdilik 50′yi aşkın hastalığın tedavisinde bu yöntemden yararlanılmaktadır. Dünya çapındaki yoğun çalışmalar, kordon kanından kök hücre çoğaltılarak tedavi  yönteminin kullanım alanlarını hızla geliştirmektedir.

Kordon Kanı Nasıl Alınır?


Beklenen doğum tarihinden en az 1-2 hafta önce, ilgili laboratuvara ve doğumu yaptıracak olan hekime durum bildirilmeli; gerekli ekipman ve belgeler doğum anında hazır bulundurulmalıdır.

Kordon kanını, doğumu yaptıran hekim ya da yaşam bankası görevlisi doğum sürecinde alacaktır. Doğumun vaginal veya sezaryanla gerçekleşmesi işlemi engellemez.

Bebek doğduktan hemen sonra göbek kordonunun ortasina “klemp” (mandal) takılır ve göbek kordonu kesilir. Bebek yeni doğan doktoruna gerekli ilk kontroller için ulaştırılır. Geride kalan plasenta (eş) içindeki kan, yaşam bankası tarafından verilen özel torbaya alınır. Plasenta rahimden atılmadan kordon kanının alınmasıyla daha başarılı sonuçlar elde edilmiştir.

Kanın yer çekimiyle kolayca alınması için torba plasentaya göre daha aşağıda tutulur. Bu yöntem, ne anne ne bebeğe acı vermez, risk taşımaz, doğum sürecini etkilemez. Fazla zaman almayan, ortalama 5 dakika, süren kolay bir işlemdir.Toplanan kan mitarı arttıkça, toplanan kök hücre miktarı dda artar. Alınan kan ortalama 90 ml'dir ve kabaca torbanın yarısına kadar olan kısmın dolmasi yeterli kabul edilir ve en geç 24-36 saat içinde laboratuvara ulaştırılmalıdır.

Kordon kanı laboratuvara ulaşıncaya kadar oda sıcaklığında korunmalıdır.

Hava aşırı sıcak olmadığı müddetçe buz, kuru buz gibi soğutucular kullanmaya veya buzdolabına koymaya gerek yoktur. Asla deepfreez'ede saklanmamalıdır.

Kordon Kanı Nasıl Saklanır?


Yaşam bankasına ulaşan kordon kanı, ileriki olası bir kök hücre nakli gereksinimi için miktar, kök hücre sayısı ve mikrobik etkileşimi yönünden araştırılır. Ardından uygun dondurma yöntemlerinden biri kullanılarak dondurulur ve sıvı azot tanklarına yerleştirilip, -196°C’de saklanır. Herhangi bir saklama süresi belirlenmemiştir.

Laboratuar (Kan Tahlilleri yorumlanması)


Kan Tahlili

Muayenenin gerektirdiği durumlarda, hekimler polikliniğe başvuran hastalardan kan tahlili isteyebilirler. Tam kan sayımı, hekime tanıya yaklaşmasında yardımcı olan, değerli ve görece ucuz bir testtir. Kan tahlilinin amacı teşhis koymak değil, hekimin olası tanıları arasında eleme yapmakdır; yani, tanıya yardımcı olur. Çünkü, hastayı görmeden, muayene etmeden teşhis koyulmaz.

Kan Tahlilinde Hangi Değerler İncelenir?


Kan tahliliyle, kandaki oksijen taşıyan kırmızı kan hücreleri (eritrositler) ile hastalıklara karşı savunmamızı sağlayan beyaz kan hücreleri (lökositler) sayılmakta ve büyüklükleri incelenmektedir. Bildiğiniz gibi, kırmızı kan hücrelerinde hemoglobin proteinleri bulunur. Oksijeni taşıyan da hemoglobin  proteinidir. Hemoglobin miktarı düşerse akciğerlerden dokulara oksijen taşınamaz.

Kırmızı Kan Hücreleri (RBC: Red Blood Cells)


Oksijen taşıyan hücrelerin miktarını söyler. Düşükse anemi (kansızlık) veya kan kaybı vardır. Yüksekliğe örnek: Yüksek rakımlı yerde oturmak, KOAH, böbrek hastalığı, polisitemi hastalığı.

MCV (mean corpuscular volume): Oksijen taşıyan hücrelerin ortalama büyüklüğüdür. MCV düşükse eritrositler daha ufaktır, yüksekse daha genişlemişlerdir. Örneğin demir eksikliği anemisinde eritrositler küçülür, dolayısıyla MCV değeri düşük çıkar. B12 vitamini eksikliği anemisinde ise, eritrositler büyümüştür, MCV yüksektir.

Hb (Hemoglobin): Kandaki toplam hemoglobin miktarını gösterir. Anemilerde hemoglobin düşer.

MCH: Eritrositlerdeki hemoglobin miktarını gösterir.

Hct (Hematokrit): Kandaki hemoglobin ve eritrosit miktarının bir ölçüsüdür. Anemi, lösemi, kan kaybı gibi durumlarda azalırken vücudun su kaybettiği durumlarda (örneğin ishal) veya polisitemi’de artar.

PLT (Platelets): Trombositlerdir. Yani pıhtılaşmayı sağlayan hücereleri gösterir.

Beyaz kan hücreleri (WBC: White Blood Cells-Leukocytes): Vücudun savunma ve bağışıklık hücrelerinin yani lökositlerin toplamını gösterir. Enfeksiyon hastalığı veya lupus gibi kronik iltihabi hastalıklarda yükselir. Ayrıca lösemi’de yükselir.
Çok düşükse lökosit yapımını bozan ciddi bir hastalık vardır. Örneğin bazı kanserlerde, kemik iliği hastalarında, AIDS’te lökosit miktarı (WBC) düşüktür.

  • PNL (Nötrofiller): Örneğin bakteryel enfeksiyonlarda artar.
  • Lymphocytes (Lenfositler): Viral enfeksiyonlarda ve bazı kronik hastalıklarda artar. AIDS’te düşer.
  • Eosinophils (Eozinofiller): Allerjide ve parazitik hastalıklarda yükselir.

ALBUMIN


Normal Değerler : 3.5-5.5 g/dL

Açıklama: Albümin karaciğerde sentezlenen bir protein türevidir. Sağlıklı yetişkin karaciğerinde günde 12-14 gram kadar albümin sentezi yapılır. Sağlıklı kişilerde rutin olarak albümin bakılmasına gerek yoktur. Sağlıklı bir kişide albümin düzeyinin biraz yüksek ya da düşük çıkması da klinik bir önem taşımaz. Kan albümin düzeyi ölçümü özellikle ödemi olan, karaciğer hastalığı bulunan veya beslenme bozukluğu düşünülen kişilerde önem taşır.

Artığı Durumlar: Albümin düzeyinin yüksek ölçülmesi genellikle vücuttan su kaybı bağlı rahatsızlığı belirtir. Önemli değildir.

Azaldığı Durumlar: Yaşlı insanlarda, karaciğer hastalığı ve beslenme bozukluğu bulunan kişilerde albümin azalır. Bazı hastalarda idrar ya da bağırsak yolu ile albümin kaybı gerçekleşmektedir. Sonuçta albüminin kan düzeylerinde azalma (hipoalbüminemi) kan onkotik basıncının düşmesine bu da dokular arasında sıvı birikimine neden olarak özellikle bacaklar ve sırtta ödeme neden olur.


Alp Alkalen Fosfataz


Normal Değerler : 30-1 20

Açıklama: Vücutta neredeyse bütün dokularda bulunan, ama, ne iş yaptıkları tam anlaşılamamış bir enzimdir. Normal yetişkinde kanda ölçülen ALP ın yarısı karaciğer, yarısı da kemik kökenlidir. ALP özellikle safra akımının durması ya da yavaşlamasına bağlı olarak görülen karaciğer hastalıkları için iyi bir testtir.

Artığı Durumlar: Çocuk ve gençlerde, hızlı kemik büyümesi nedeniyle normal yetişkine göre ALP değerleri 2-4 kat daha fazla olabilmektedir. Yine, doğuma yakın gebelerde de plasenta tarafından sentezlendiğinden ALP değerleri yüksektir. Safra yollarındaki tıkanma sonucu ALP değerleri yükselir. Ayrıca kemik hastalıklarında da (özellikle Paget hastalığı) ALP değerleri yükselir. Pek çok ilaç da ALP düzeylerini yükseltebilir; bu nedenle ALP yüksekliği çoğu zaman bir hastalık belirtisi olmayabilir.

AMILAZ


Normal Değerler : 60-180 U/L

Açıklama: Amilaz pankreas, tükürük bezleri ve bazı tümörlerden (örn. akciğer) salınmaktadır. Kandaki amilazın genellikle üçte biri pankreas, üçte ikisi ise tükürük bezleri kaynaklıdır. Dolaşıma giren amilaz esas olarak böbrekler aracılığıyla vücuttan atılmaktadır.

Artığı Durumlar: Yüksek kan amilaz düzeyi pankreatitte meydana gelir. Ayrıca karın ağrısıyla ortaya çıkan bazı acil hastalıklarda, şiddetli şeker komasında, kabakulakta, morfin enjeksiyonundan sonra da amilaz düzeyleri bir miktar yükselebilmektedir.

Azaldığı Durumlar: Amilaz değerinde düşüklüğün bir klinik önemi yoktur.

ASIT FOSFATAZ


Normal Değerler : 0-5.5 U/L

Açıklama: Esas olarak prostat, karaciğer, kemik ve bazı kan hücrelerinde bulunmaktadır. Ölçümü özellikle prostat hastalıklarının tanı ve tedavisi için kullanılmaktadır. Bu amaçla prostatik asit fosfataz denilen fraksiyonu ölçülür. Normalde asit fosafataz, kanda pek az miktarda bulunur.

Artığı Durumlar: Özellikle prostat kanserlerinde kan düzeyleri belirgin olarak yükselmektedir. Yine de rektal muayeneden sonra, idrar sondası takılmasıyla ve hatta kabızlık ile birlikte de yükselebileceği unutulmamalıdır.

Azaldığı Durumlar: yok.

BILIRUBIN


Normal Değerler :
Direkt : 0.1-0.3 mg/dL
Indirekt : 0.2-0.7 mg/dL

Açıklama: Kan dolaşımında bulunan kırmızı kan hücreleri yaklaşık 120 günlük bir süre sonunda ömürlerini tamamlar ve çoğunluğu dalakta olmak üzere parçalanırlar. Açığa çıkan bilirubin karaciğere götürülür. Karaciğer özel bir işlemle bilirubini suda çözünebilen bir hale getirir ve safra yoluyla bağırsağa atar. Karaciğerde bu işleme maruz kalmış bilirubine direk, henüz işlem görmemiş bilirubine ise indirek bilirubin denilir.

Artığı Durumlar: Bu sistemin herhangi bir noktasında meydana gelebilecek bir aksama kan bilirubin düzeyinin yükselmesine neden olur. Bu aksamalar; kırmızı kan hücrelerinde aşırı yıkım, karaciğer hastalıkları ve safra yolu tıkanıklıklarıdır. Sonuçta kan bilirubin seviyesi yükselecek ve koyu sarı ten rengiyle tipik sarılık ortaya çıkacaktır.

Azaldığı Durumlar: yok.

FOSFOR


Normal Değerler: 3 - 4,5 mg/dL

Açıklama: Fosfor insan hücresinde asit-baz dengesi, kalsiyum metabolizması gibi çok önemli reaksiyonlarda rol oynayan bir maddedir. Vücuttaki fosforun %85 kadarı kemikte fosfat formunda depolanır. Kan düzeyi kan kalsiyum ve kan pH değişimlerinden etkilenmektedir. Kalsiyumda olduğu gibi bağırsaktan emilimi, idrarla atılımı ve hücre içine toplanması ya da hücreden bırakılması gibi düzenlemelerle kan düzeyi ayarlanmaktadır.Yine kalsiyum gibi parathormondan etkilenmektedir. Yemeklerden sonra düzeyi değiştiğinden 12 saatlik açtıktan sonra ölçümü yapılmalıdır.

Artığı Durumlar: Hipoparatiroidide fosfor artar.

Azaldığı Durumlar: Hiperparatiroidi durumunda değerleri azalır.


GLUKOZ (KAN ŞEKERİ)


Normal Değerler : 75-115 mg/dL

Açıklama: Şeker hastalığı tanısı için 12-14 saat açlıktan sonra kan glukozu ölçülür. Yüksekse test tekrarlanır. Yine yüksekse yemekten tam 2 saat sonra yeniden ölçülür. Bu da yüksekse glukoz tolerans testi yapılmalıdır.

Artığı Durumlar: Kanda şekeri yüksekliği ise şeker hastalığını gösterir.

Azaldığı Durumlar: Hipoglisemiyle seyreden hastalıklar.


TİROİT HASTALIKLARININ TEŞHİSİ


  • Kanda TSH ve tiroit hormonlarının (T3 ve T4) düzeylerinin ölçülmesi: Tiroidin çalışması hakkında önemli bilgiler verir. Başlangıçta öykü ve muayenede çalışma bozukluğu belirlenememişse tek başına TSH’nın ölçülmesi yeterli olabilir. Duyarlı bir sonuç elde edilebilmesi için TSH’ ya sensitif ya da ultrasensitif yöntemle bakılması tercih edilir. Üstünde önemle durulması gereken nokta: Bu tetkiklerin normal olması tiroidin çalışmasının normal olduğunu gösterir. Hastada guatr, tiroit kanseri gibi diğer hastalıkların olmadığını belirlemez. Bunlar için diğer tetkiklere gereksinim olabilir.
  • Bağışıklık sistemini kontrol eden testler: Bunlar antitiroglobulin antikor ( ATA ), anti TPO antikor ( AMA ) ve Anti TSH-R ( TRAb ) gibi isimler almaktadır. Graves hastalığı, Hashimoto hastalığı ve bazı tip tiroiditlerin tanısında yardımcı olurlar.
  • Tiroglobulin tayini: Bu test özellikle tiroit kanseri nedeniyle ameliyat olmuş hastaların izlenmesinde önemli ip uçları vermektedir. Ancak bu testin tam olarak değer kazanabilmesi için bireyde gözle görülebilir tiroit dokusunun kalmamış olması gerekmektedir.
  • Medüller kanserlerin tanı ve tedavisinde kanda tirokalsitonin: adı verilen bir hormonun ölçülmesi faydalı bilgiler verir.
  • Yine modüller kanser olan ailelerde diğer bireylerin taranması için ret genindeki mutasyonları gösterecek genetik çalışmalar yapılabilir.

HEMOGLOBIN VE HEMATOKRIT


Normal Değerler :
Hemoglobin: 14-18 g/dL (erkek); 12-16 g/dL (kadın)
Hemotokrit: % 42-52 (erkek); %36-46 (kadın)

Açıklama: Hemoglobin ve hematokrit sıklıkla beraber istenen ve kanın oksijen taşıma kapasitesini ölçmek için kullanılan testlerdir. Hemoglobin kırmızı kürelerde bulunan ve temel olarak oksijenin taşınmasından sorumlu maddedir. Hematokrit ise kırmızı kürelerin kan içerisindeki yüzdesini gösterir. Genellikle hematokrit değeri hemoglobin değerinin üç katıdır. Hemoglobin ve hematokrit bebeklerde, gebe kadınlarda, bakım evlerinde yaşayan yaşlılarda, adet gören kadınlarda mutlaka kontrol edilmelidir. Bu testlerin en önemli yanı aneminin tespit edilebilmesini sağlamasıdır.

Artığı Durumlar: Polisitemilerde, doğuştan var olan kalp hastalıklarında, aşırı su kaybında yüksektir. Orak hücre anemisi gibi kırmızı küre şekil bozukluklarında hemotokrit hatalı olarak yüksek çıkar, bunlarda hemoglobin miktarına bakılmalıdır.

Azaldığı Durumlar: Anemilerde.

TRANSAMINAZLAR


Normal Değerler :
Aspartat (AST, SGOT) : 0-35 U/L
Alanin (ALT, SGPT) : 0-35 U/L

Açıklama: Transaminazlar karaciğer hücrelerinde bulunan enzimlerdir. Karaciğer hasarında hücre dışına sızarlar.

Artığı Durumlar: Kan seviyelerinin yükselmesi, karaciğer hasarına bağlı olarak bu iki enzimin hücre dışına sızması anlamını taşımaktadır. Genellikle bu enzimlerin kan seviyeleri karaciğer hasarının şiddetini yansıtır.ALT karaciğere daha özgül iken, AST kalp ve iskelet kası harabiyetinde de yükselmektedir. Bu nedenle AST aynı zamanda myokard enfarktüsünün izlenmesinde de kullanılmaktadır. Karaciğerin hastalıklarında alkole bağlı karaciğer hasarı hariç ALT, AST den daha yüksektir.

Azaldığı Durumlar: ALT ve AST değerlerinin normalden düşük olması nadiren görülen bir durumdur. Eğer bilinen bir karaciğer hastalığı yoksa genellikle önem taşımaz.

ÜRE


Normal Değerler: 5 - 25 mg/dL

Açıklama: Protein metabolizmasının bir ürünüdür ve böbrekler yoluyla idrarla atılır. Sıklıkla kan üre azotu (BUN) olarak ölçülür. Böbrek fonksiyonlarını değerlendirmede önemli bir ölçüttür. Ancak böbrek fonksiyonları dışında vücuttaki azot yükü, günlük sıvı alımı ve idrar akım hızından da etkilendiğinden tek başına karar verdirici değildir.

Artığı Durumlar: Böbrek fonksiyon bozukluğu dışında kalp yetmezliği, tuz ve su alımındaki dengesizlikler (kusma, ishal, sık idrara çıkma, terleme), bağırsaklarda kanama, stres, yanıklar, diyetle fazla protein alımı ve akut myokard enfarktüsü gibi nedenlerle de kan değerleri yükselebilmektedir.

Azaldığı Durumlar : Karaciğer yetmezliği, kaşeksi (aşırı kilo kaybı), nefroz (bir böbrek hastalığı).


ÜRİK ASİT


Normal Değerler:
Erkek: 2.5-8.0 mg/dL
Kadın: 1.5-6.0 mg/dL

Açıklama: Ürik asit, vücudun genetik yapı taşları olan DNA ve RNA nın yapısında bulunan purin adındaki maddelerin metabolizmasının son ürünüdür.

Artığı Durumlar: Diyetle fazla protein alımı, vücutta üretim artışı (malin hastalıklar, doku harabiyeti, açlık) ya da böbrek fonksiyon bozukluğu gibi bir nedenle vücuttan uzaklaştırılamaması durumlarında kanda ürik asit düzeyi yükselir. Yüksek düzeydeki ürik asidin kristaller halinde çeşitli dokularda biriktiği düşünülmektedir. Bu dokular özellikle eklem sıvıları ve böbreklerdir. Eklem sıvılarında ürik asit kristallerinin birikimiyle oluşan ağrılı hastalığa GUT hastalığı denilir. Böbreklerde oluşan birikim ise böbrek yetmezliği ve idrar yollarında taş hastalığına yol açar.

Azaldığı Durumlar: Diğer analiz sonuçları normal ise düşük genelde önemli değildir.

HEPATİT-B KAN TESTLERİ


Hepatit-B’nin herhangi bir kan testi var midir?
Hangi 3 test hepatit B kan panelini oluşturur?
Hepatit-B’nin yüzey antijeni (HBsAg) nedir?
Hepatit-B’nin yüzey antikoru (HBsAb) nedir?
Hepatit-B kor antikoru (HBcAb) nedir?
Hepatit-B’nin herhangi bir kan testi var midir?

“Hepatit-B kan paneli” diye bilinen hepatit B’nin basit bir kan testi vardır, doktorunuz yada sağlık kurulusu tarafından düzenlenebilir. Bu kan örneği doktorunuzun bürosundan da alınabilinir.

3 tane yaygın test bu kan panelini oluşturur. Bazen doktorunuz sizden, ilk gorusmenizden 6 ay sonra, tekrardan hepatit-B durumunuzun kontrolünü isteyebilir. Eğer hepatit-B ile yeni enfekte olduğunuzu düşünüyorsanız, kanınızda virüsün tespit edilebilmesi için 4 ila 6 haftaya ihtiyaç vardır.

Hepatit-B kan sonucunuzun anlaşılması zor olabilir, bu sebepten teshis yada taninizin daha aciklayici olmasını isteyebilirsiniz – “Hepatit-B ile enfekte oldunuz mu?, Hepatit-B enfeksiyonundan iyilestiniz mi?, ve Kronik hepatit-B’li misiniz?”.

Ayrıca, eğer yazılı olarak kan test sonuçlarınızın kopyasınız isterseniz, hangi sonuçlarınızın negatif yada pozitif olduklarını anlarsınız.